[Ana Sayfa]


SONUÇ





Bu metin, Kemal Gözler, Gözler v. Çağlayan Davası: Gözlemler ve Eleştiriler (Bursa, Yazarın Kendi Yayını, Eylül 2020) başlıklı kitabımızın 155-166’ncı sayfalarından alınmıştır.




Kemal Gözler*

Gözler v. Çağlayan davasının ilk derece safhasını birinci bölümde, istinaf safhasını ikinci bölümde ve temyiz safhasını üçüncü bölümde incelemiş bulunuyoruz. Burada Yargıtay kararıyla onanan istinaf mahkemesi kararının hüküm kısmını vermek ve bu kitabı bitirirken sonuç niteliğinde birkaç şey söylemek istiyorum.

I. KARARIN HÜKÜM FIKRASI

Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2 Mart 2020 tarih ve E.2019/4047, K.2020/2182 sayılı kararıyla onanan ve bu şekilde kesinleşen Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesinin 29 Mayıs 2019 tarih ve E.2017/1161, K.2019/642 sayılı kararının (EK-95) hüküm fıkrası şöyledir:

“HÜKÜM: Gerekçesi yukarıda belirtildiği üzere;

1 - Davalılar Ramazan Çağlayan ile Seçkin Yayıncılık Sanayi ve Tic. A.Ş. vekilinin istinaf başvurularının KABULÜ ile HMK'nın 353/1-b-2. maddesi gereğince Ankara 2. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi’nce verilen 12.07.2017 tarih ve 2012/49 E. - 2017/292 K. sayılı kararın KALDIRIL-MASINA,

2 - Davanın REDDİNE,

3 - Harçlar Kanunu uyarınca tespit ve ref davası yönünden alınması gereken 44,40 TL, maddi tazminat davası yönünden alınması gereken 44,40 TL ve manevi tazminat davası yönünden alınması gereken 44,40 TL olmak üzere toplam 133.20 TL maktu karar ve ilam harcının, davacı tarafça peşin yatırılan 148,50 TL harçtan mahsubu ile bakiye 15,30 TL harcın karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacıya iadesine

4 - Davalılar kendisini vekille temsil ettirmiş olduğundan, reddedilen men ve ref davası yönünden karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT hükümlerine göre tayin ve tespit olunan 3.931,00 TL maktu vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalılara verilmesine,

5 - Davalı Ramazan Çağlayan kendisini vekille temsil ettirdiğinden, reddedilen maddi tazminat yönünden karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT hükümlerine göre tayin ve tespit olunan 1.000,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı Ramazan Çağlayan'a verilmesine,

6 - Davalı Ramazan Çağlayan kendisini vekille temsil ettirdiğinden, reddedilen manevi tazminat yönünden karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT hükümlerine göre tayin ve tespit olunan 3.931,00 TL maktu vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı Ramazan Çağlayan'a verilmesine,

7 - Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin uhdesinde bırakılmasına,

8 - Davalılar tarafından istinaf aşamasında yapılan 3.600,00 TL bilirkişi ücreti, 597,70 TL tebligat ve posta giderleri toplamı 4.197,70 TL yargılama masrafının davacıdan tahsili ile davalılara verilmesine,

9 - Yatırılan ve kullanılmayan gider avansının, hükmün kesinleşmesini müteakip re'sen taraflara iadesine (HMK m.333),

10 - Davalılardan peşin alınan 31,40 TL maktu istinaf karar ve ilam harcının, karar kesinleştiğinde ve talep halinde davalılara iadesine,

11 - İstinaf aşamasında duruşma açıldığından ve birden fazla duruşma yapıldığından, karar tarihi itibariyle yürürlükte bulunan AAÜT uyarınca belirlenen 2.725,00 TL vekalet ücretinin, davacıdan alınarak davalılara verilmesine,

Dair, dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda oy çokluğu ile 29/05/2019 tarihinde HMK 361. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren iki hafta içerisinde temyiz yolu açık olmak üzere karar verildi” (EK-95: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesinin 29 Mayıs 2019 tarih ve E.2017/1161, K.2019/642 Sayılı Kararı, infra, s.507-508).

Yukarıdaki hüküm fıkrasından görüleceği üzere davayı kaybettim ve faiziyle birlikte toplam 17.134 TL tutarında yargılama giderini [1] ödemeye mahkûm edildim.

Böylece adalet yerini buldu!

Ne diyeyim Türkiye’de hak aramanın bir bedeli varmış, öğrenmiş oldum. Bu da bana ders olsun!

Bu dava, bana sadece maddî olarak değil, manevî olarak da zarar verdi; benim sekiz yılımı aldı ve manen yıprattı. Bu dava nedeniyle dava dilekçesine ek olarak A4 boyutunda 251 sayfa uzunluğunda “EK-3” isimli bir belge ve 4 Ekim 2012 tarihli bir beyan dilekçesine ek olarak A4 boyutunda 316 sayfa uzunluğunda bir belge hazırlamak zorunda kaldım.

Yine bu dava dolayısıyla beyan dilekçesi, bilirkişi raporuna itiraz dilekçesi, temyiz dilekçesi gibi çoğu onlarca sayfa uzunluğunda pek çok belge hazırlamak zorunda kaldım. Keza bunları hazırlayabilmem için karşı tarafın cevap dilekçesini, ikinci cevap dilekçesini, bunların eklerini, beyanlarını, bilirkişi raporlarını, duruşma tutanaklarını, ara kararlarını, gerekçeli kararları okumak zorunda kaldım. Bu davada 38 adet duruşma tutanağı vardır. Bunları tarihlerine göre doğru bir şekilde sıralamak dahi başlı başına bir iştir. Bu dava dosyasında 2000 sayfadan fazla evrak var. Bu evraklar bir klasöre sığmıyor. Evrakları bir kolide saklıyorum.

Bu dava için harcadığım emek ve zamanla, hiç abartısız söyleyeyim, her biri 500 sayfa olan iki kitap yazardım.

Hâliyle, “iyi güzel de davayı siz açtınız, açmasaydınız bunlar başınıza gelmezdi, şimdi niye yakınıyorsunuz” diyerek beni eleştirenler olacaktır. Haklılar. Herkes, kendi kararlarının sonuçlarına şikayet etmeden katlanmalıdır. Ancak şunu da ilave etmek gerekir ki bana yöneltilen bu eleştiri doğruysa, Türkiye’de çalışmalarının usûlsüz alıntıya kurban gittiğini düşünen yazarların, artık, dava açmadan önce iki kere düşünmek zorunda kalacakları hususu da doğrudur. Çalışmalarının usûlsüz alıntıya kurban gittiğini düşünen yazarlar, dava açmadan önce, benim yukarıda sayfa 77-87’de verdiğim 8 adet, yine yukarıda sayfa 136-142’de verdiğim 7 adet ve hemen aşağıda sayfa 158-160’ta vereceğim 3 adet alıntı örneğine bakacaklar ve bu örneklerde usûlsüz alıntı olmadığına karar veren mahkemeler huzurunda, kendi iddiaları açısından haklı çıkma ihtimallerinin ne olduğu sorusunu kaçınılmaz olarak kendilerine soracaklardır. Yani bu sorun benim şahsıma münhasır bir sorun değildir.

II. MADDÎ HAKİKATE KARŞI YARGISAL HAKİKAT

Bir istinaf mahkemesi kararı Yargıtay tarafından onanınca, istinaf mahkemesinin kararı kesinleşir. Artık hukukun gözünde hakikat ortaya çıkmıştır. Buna hukukta “kesin hüküm (res iudicata)” denir.

Hukukta kesin hükümle karara bağlanmış şeyin, hakikate uygun olduğu varsayılır. Ne var ki kesin hükmün hakikate uygun olması sadece bir hukukî varsayımdan ibarettir. Yani mahkemenin karar altına aldığı şey, maddî hakikat değil, sadece bir “kanunî hakikat (vérité légale)”i ifade eder. Gaston Jèze, bu durumu, “la chose jugée a force de vérité légale (kesin hüküm, kanunî hakikat gücüne sahiptir)” diyerek ifade etmiştir [2] . Keza aynı husus Latince olarak “res iudicata pro veritate accipitur (kesin hüküm, hakikat olarak kabul edilir)” [3] özdeyişiyle ifade edilir. Hatta aynı hususu ifade etmek için “res iudicata facit ex albo nigrum, ex nigro album, ex curvo rectum, ex recto curvum (kesin hüküm, beyazı siyah, siyahı beyaz; eğriyi doğru, doğruyu eğri yapar)” denir [4] .

Kesin hükmün gerçeği ifade ettiğinin varsayılmasının sebebi şudur: Bir davada sonsuza kadar yargılamaya ve hakikati araştırmaya devam olunamaz. Bir noktada durmak ve son sözü söylemek gerekir.

Türk yargısı da Gözler v. Çağlayan davasında son sözü söylemiştir. Söylediği son söz şudur:

Ramazan Çağlayan’ın İdarî Yargılama Hukuku isimli kitabında usûlsüz alıntılar bulunduğu yolundaki Kemal Gözler’in iddiası gerçek dışıdır. Kemal Gözler’in usûlsüz alıntı olduğunu iddia ettiği 276 adet örnekte hukuka aykırılık yoktur. Kemal Gözler’in kendisinde usûlsüz bir şekilde alındığını iddia ettiği paragraflar, Kemal Gözler’e değil, Ramazan Çağlayan’a aittir.

Peki öyle mi?

Yargısal hakikat, maddî hakikati değiştirebilir mi?

Ne demek istediğimi göstermek için dava dilekçemin ekinde sunduğum EK-3 isimli belgede usûlsüz alıntı olduğunu iddia ettiğim 276 adet örnekten sadece üç adedini burada tekrar vereyim [5] . Aşağıda önce Ramazan Çağlayan’ın kitabından alınmış paragraflar, sonra da benim kitabımdan alınmış paragraflar kutu içinde alt alta verilmiştir. Bunları okuyunuz ve birbirleriyle karşılaştırınız.


Ramazan Çağlayan’ın yukarıdaki cümlesi ile benim cümlem arasında rastlantıyla açıklanamayacak ölçüde bir benzerlik olduğunu, dipnotta gösterilen kaynağın dahi aynı olduğunu gözlemleyip Ramazan Çağlayan’ın cümlesinin bir usûlsüz alıntı oluşturduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü Yargıtay 11. Hukuk Dairesi tarafından onanarak kesinleşen Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesinin 29 Mayıs 2019 tarih ve E.2017/1161, K.2019/642 sayılı kararına göre Ramazan Çağlayan’ın bu cümlesi usûlsüz alıntı değildir.


Yukarıdaki iki kutuya bakarak Ramazan Çağlayan’ın Fransız Danış-tayının meşhur Blanco kararından yaptığı dört cümlelik çevirinin, gerçekte benim aynı karardan yaptığım dört cümlelik çeviri ile kelimesi kelimesine, noktası virgülüne aynı olduğunu gözlemliyor ve dolayısıyla ortada bir usûlsüz alıntı olduğunu düşünüyorsanız, biliniz ki, yanılıyorsunuz. Zira Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi, 29 Mayıs 2019 tarih ve E.2017/1161, K.2019/642 sayılı kararıyla, Ramazan Çağlayan’ın yukarıdaki dört cümlelik çevirisinin bir usûlsüz alıntı oluşturmadığına karar vermiştir ve bu karar Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2 Mart 2020 tarih ve E.2019/4047, K.2020/2182 sayılı kararıyla onanmıştır.


Ramazan Çağlayan’ın yukarıdaki birinci cümlesiyle benim yukarıdaki birinci cümlemin kelimesi kelimesine, noktası virgülüne aynı olduğunu, aynı 17 kelimenin aynı sırayla tekrarlandığını ve hatta cümlenin sadece içerik bakımından değil, stil bakımından da aynı olduğunu benim tırnak açtığım yerde Ramazan Çağlayan’ın da tırnak açtığını, benim tırnağı kapattığım yerde Ramazan Çağlayan’ın da tırnağı kapattığını, benim italikle yazdığım kelimeleri Ramazan Çağlayan’ın italikle yazdığını, bu alıntı için Ramazan Çağlayan’ın bana değil, bir başka yazara atıf yaptığını, dolayısıyla ortada bir usûlsüz alıntı bulunduğunu gözlemliyorsanız, pek muhtemelen gözleriniz sizi yanıltıyor. Çünkü Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi, 29 Mayıs 2019 tarih ve E.2017/1161, K.2019/642 sayılı kararıyla Ramazan Çağlayan’ın bu cümlelerinin usûlsüz alıntı olmadığına karar verdi ve Yargıtay 11. Hukuk Dairesi de 2 Mart 2020 tarih ve E.2019/4047, K.2020/2182 sayılı kararıyla bölge adliye mahkemesinin bu kararını onamıştır.

* * *

Yukarıdaki örneklerde önce Ramazan Çağlayan’ın üstteki paragrafını, sonra da, alttaki benim paragrafımı okudunuz. Şimdi kendinize şu soruları sorunuz: Ramazan Çağlayan’ın paragrafları ile Kemal Gözler’in paragrafları arasında benzerlik var mı? Ramazan Çağlayan, bu paragrafları, Kemal Gözler’in paragraflarını görmeden yazmış olabilir mi?

Yukarıdaki 3 örnek gibi ben davamda tam 276 adet somut örnek verdim. Bu örneklerden 8 tanesini yukarıda 77-87’nci sayfalardan, 7 tanesini de yukarıda 137-142’nci sayfalardan okuyabilirsiniz.

Ben ortada apaçık usûlsüz alıntılar olduğunu düşünüyorum. Ama Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi ve Yargıtay 11. Hukuk Dairesi bunlarda usûlsüz alıntı yoktur diyor.

* * *

Malum, hukukun genel teorisinde “maddî hakikat” başka, “yargısal hakikat” başkadır. Zira “fizikî âlem” ile “hukukî âlem” birbirinden ayrı iki dünya oluşturur. Bu iki âlem arasında karşılıklı ilişkiler vardır; bunların arasında zaman zaman çatışmalar, zaman zaman da örtüşmeler olur.

“Maddî hakikat”, fizikî âleme; “yargısal hakikat” ise hukukî âleme aittir. İdeali maddî hakikat ile yargısal hakikatin örtüşmesidir. Olur da maddî hakikat ile yargısal hakikat arasında çatışma çıkarsa, uzun vadede, bundan maddî hakikat değil, olsa olsa yargısal hakikat zarar görür. Zira maddî hakikat, fizikî âlemin bir parçası olarak, mahkemelerin kararlarından bağımsız olarak varlığını sürdürür.

* * *

Ramazan Çağlayan’ın benim kitabımdan usûlsüz olarak aldığını iddia ettiğim 276 adet alıntı örneğindeki cümleler, fizikî âlemde, yani bir kitapta, yani beyaz kâğıt üzerinde siyah mürekkeple basılmış cümlelerdir ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay bu cümleler hakkında ne karar verirse versin, bu kararlar, Ramazan Çağlayan’ın söz konusu cümlelerini fizikî âlemden silemeyecektir. Zira bu cümleler beyaz üzerinde siyah harflerle yazılıdır ve oldukları yerde sonsuza kadar duracaklardır.

III. ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 20. HUKUK DAİRESİNİN VE YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİNİN GÖZLER V. ÇAĞLAYAN KARARININ YOL AÇABİLECEĞİ TEHLİKELİ SONUÇLAR

Malum Türkiye’de usûlsüz alıntı sorunu çok yaygındır.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesinin 29 Mayıs 2019 tarih ve E.2017/1161, K.2019/642 sayılı kararı ve bu kararı onayan Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2 Mart 2020 tarih ve E.2019/4047, K.2020/2182 sayılı kararından sonra Türkiye’de usûlsüz alıntının daha da yaygınlaşması ihtimal dahilindedir.

Ben usûlsüz alıntı iddiasıyla pek çok dava açtım ve savcılıklara şikâyette bulundum. Davalıların ve keza hakkında savcılıklara şikâyette bulunduğum yazarların çoğu, kendilerini savunmak için, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10 Mayıs 2006 tarih ve E.2006/4-230, K.2006/288 sayılı İhsan Doğramacı v. Hasan Yazıcı kararını [6] izlenmesi gereken bir içtihat olarak dosyaya sundular. Maalesef Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun İhsan Doğramacı v. Hasan Yazıcı kararı, Türkiye’de usûlsüz alıntı sorununa katkıda bulunan, usûlsüz alıntı yapan yazarların elini güçlendiren, onlara karşı dava açıldığında onların imdadına adeta bir “kurtarıcı melek” gibi yetişen bir karar olmuştur [7] .

Türk fikir ve sanat eserleri hukuku duayenlerinden Prof. Dr. Ünal Tekinalp, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun Doğramacı v. Yazıcı kararını, bir “talihsiz karar” olarak nitelendirmiştir [8]. Sanıyorum Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2 Mart 2020 tarih ve E.2019/4047, K.2020/2182 sayılı Gözler v. Çağlayan kararı da bir “ikinci talihsiz karar” olarak tarihe geçecektir.

Korkarım ki, Gözler v. Çağlayan davasında verilen Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesinin 29 Mayıs 2019 tarih ve E.2017/1161, K.2019/642 sayılı kararı ve bu kararı onayan Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2 Mart 2020 tarih ve E.2019/4047, K.2020/2182 sayılı kararı da, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10 Mayıs 2006 tarih ve E.2006/4-230, K.2006/288 sayılı İhsan Doğramacı v. Hasan Yazıcı kararı gibi, Türkiye’de fikrî hakların korunması mücadelesi üzerinde olumsuz etkileri olacaktır.

Türkiye’de başkalarının eserlerinden usûlsüz alıntılar yaparak kitap yazan bazı yazarlar var. Bu yazarlar şimdiye kadar “acaba bu usûlsüz alıntılarla yazdığım kitaplar hakkında dava açarlar mı” diye belki az da olsa endişe ediyorlardı. Artık endişe etmelerine gerek kalmadı. Zira bu yazarlara karşı dava açılarsa, bu yazarlar pek muhtemelen mahkemeye Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesinin 29 Mayıs 2019 tarih ve E.2017/1161, K.2019/642 sayılı kararını ve bu kararı onayan Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2 Mart 2020 tarih ve E.2019/4047, K.2020/2182 sayılı kararını içtihat olarak sunacaklar ve davalarını büyük olasılıkla kazanacaklar.

IV. BİLİRKİŞİLİK SORUNU HAKKINDA

Son olarak, yukarıdaki bölümlerde yer yer somut örnekler vererek değindiğim “bilirkişilik sorunu”na burada genel olarak değinmek isterim. Bu davanın ilk derece safhası, 5 yıl 4 ay 20 gün sürdü. Bu ilk derece yargılaması için oldukça uzun bir süre. Bu sürede 29 adet duruşma yapıldı. Davanın gecikmesinin başlıca sebebi, yanlış bilirkişi seçilmesi ve seçilen bilirkişilerin görevden çekilme talebinde bulunmaları ve taleplerinin mahkemeler tarafından kabul edilmesidir.

Benim davamın ilk derece safhasında toplam 21 (yirmibir) bilirkişi seçilmiştir. Bunlardan birisi mahkeme tarafından görevden alınmış, birisinin görevlendirilmesinden mahkeme tarafından vazgeçilmiştir. 21 bilirkişiden 13’ü de çekilme talebinde bulunmuştur. Bu 13 bilirkişi için ret sebebi yoktu. Ne var ki, asıl mahkeme ve talimat mahkemesi bilirkişilerin çekilme taleplerini, ileri sürdükleri çekilme sebeplerinin belgelendirmesini dahi istemeksizin kabul etmiştir. Kanımca bu büyük bir hata olmuştur.

Bu davanın gereksiz yere uzamasında bilirkişilik görevinden çekilen Fransızca bilen idare hukuku öğretim üyelerinin ve bunların çekilme taleplerini kabul eden asıl ve talimat mahkemesinin sorumluluğu büyüktür.

Fransızca bilen pek çok idare hukuku profesörünün bilirkişilik görevinden çekildiği yerde, istinaf safhasında bu dava, Fransızca bilmeyen ve “öğretim üyesi” sıfatı da bulunmayan bir emekli askerî hâkimin bilirkişi raporuyla karara bağlanması şaşırtıcı değildir. Bu davanın istinaf aşamasında Fransızca bilmeyen hukukçu bilirkişilerin düzenledikleri bilirkişi raporuna dayanılarak reddedilmesi, eğer eleştirilebilir bir şey ise, bu eleştirilerin muhatabı sadece hâkimler değil, aynı zamanda bilirkişilik görevinden kaçınan Fransızca bilen sayın idare hukuku öğretim üyelerimizdir.

Bu dava Türkiye’de fikrî hakların korunması konusunda eleştirilebilir bir örnek teşkil ediyorsa, bu eleştirilerden sadece hâkimlerin değil, biz öğretim üyelerinin de payımızı almamız gerekir.

* * *

Ben Türkiye’de yargı sorunlarından habersiz biri değildim. Yıllardır Türkiye’de başta Hâkimler ve Savcılar Kurulu olmak üzere, yargı organını, bağımsızlık, tarafsızlık, hâkimlik teminatı ve tabiî hâkim ilkeleri açısından şiddetle eleştiriyorum. Ancak Türkiye’de en az bu sorunlar kadar önemli ve belki de sıradan vatandaşlar için onlardan daha da ağır bir sorun varmış: “Bilirkişilik sorunu”. Bu sorunun bu boyutta olduğunu bir vatandaş olarak açtığım kendi davalarım nedeniyle fark ettim. Davalarım dolayısıyla bilirkişilik konusunu araştırmak zorunda kaldım. Bilirkişilik sorununun benim davama münhasır olmadığını, genel bir sorun olduğunu gördüm. Türkiye’de pek çok davada yargı yetkisi hâkimler tarafından adeta bilirkişilere devredilmiş durumda. Pek çok davada bilirkişilerin, bir nevi “alt-hâkimler” hâline geldiği yolunda eleştiriler var [9]. Bu durum Anayasamıza tamamıyla aykırıdır. Yargı yetkisi bir egemenlik yetkisidir ve Anayasamıza göre Türk milleti adına, bilirkişiler tarafından değil, mahkemeler tarafından kullanılır (m.9). Uygulamada ise, pek çok davada hâkimler, gerekmediği hâlde ve hatta Hukuk Muhakemeleri Kanununun 266’ncı maddesinin yasakladığı konularda dahi bilirkişiye gidiyorlar.

Pek çok davada hukuken olmasa bile bilirkişi raporları davanın en önemli ve bazen tek delili hâline geliyor. Kararlar çoğunlukla bilirkişi raporları üzerine kuruluyor. Bilirkişi raporunda çelişki var ise, ek bilirkişi raporu alınıyor. Ek bilirkişi raporuna rağmen, rapordaki çelişki hâlâ giderilememiş ise, yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırılıyor. Dahası bilirkişiler, çoğunlukla duruşmaya davet edilmiyor; tarafların bilirkişilere sözlü olarak soru sormasına müsaade edilmiyor. Böyle bir sistemin savunulabilecek bir yanı yoktur.

Adalet, bilirkişi raporuyla değil, mahkemenin kararıyla tecelli etmelidir. Adaletin yuvası, alenî mahkeme salonlarıdır. Adaletin yolu, çelişme ilkesi, delillerin taraflarca yüz yüze ve sözlü olarak tartışılmasından geçer. Adalet bu yer dışında başka bir yerde gerçekleştirilemez. Adalete bu yol dışında başka bir yolla ulaşılamaz.

* * *

Türkiye’de bilirkişilik sisteminin pratikte de iyi işlemesi mümkün değildir. Pek çok durumda bilirkişilerin ehliyeti şüphelidir. Hâkimlerin hangi objektif kriterlere göre bilirkişi seçtiği belli değildir. Böyle bir sistemde, bilirkişi seçimi, davanın kaderi üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olmaktadır.

Dahası Türkiye’de bilirkişiler, bilirkişilik görevleriyle ilgili olarak imtiyazlı bir hukukî korumadan yararlanıyorlar. Bilirkişilerin apaçık kusurları ortaya çıkmış olsa bile, bilirkişilerin şahsına karşı tazminat davası açmak mümkün değildir. Bilirkişilerin görevlerinde suç işlediği yolunda ciddi emareler olsa bile, suç duyurusu bilirkişiyi görevlendiren mahkeme tarafından yapılmadıkça, savcıların bilirkişiler hakkında iddianame düzenleme ihtimali çok düşüktür [10] .

* * *

Hâkimler, iş yükü altında ezildiklerinden şikayet ediyorlar. Doğrudur. Ne var ki, iş yükü sebebi hukuka aykırı bir durumu hâliyle meşrulaştıramaz. İş yükü sebebi hak arayan vatandaşa karşı ileri sürülebilecek bir sebep değildir. Kaldı ki, bilirkişiye gitmelerinin hâkimlerin iş yükünü azalttığını iddiası her dava için maddî vakıa olarak da doğru değildir. Pek çok davada bilirkişiye gitmek davayı gereksiz yere uzatmakta ve hâkimin iş yükünü artırmaktadır. Benim davamın ilk derece safhasının 5 yıl 4 ay 20 gün sürmesinin ve hâkimin çoğu boşu boşuna olan 29 duruşma yapmak zorunda kalmasının sebeplerinden birisi de bilirkişilerdir.

Bir hukuk davasının sahibi taraflar ve karar vericisi de hâkimdir. Bunların dışında aranan her çözüm, kaçınılmaz olarak yanlış bir çözümdür.

V. GENEL SONUÇ VE TEMENNİ

Son olarak, Gözler v. Çağlayan davasından bağımsız olarak, genel bir şekilde söylemek isterim ki, bir ülkede eser sahiplerinin fikrî hakları gerektiği gibi korunmadan, o ülkede bilim, edebiyat, sanat ve teknoloji gelişmez. Ürettiği eserlere sahip çıkamayan eser sahipleri bir süre sonra eser üretmekten vazgeçerler veya başka ülkelere göç ederler. Türkiye’de bilim, edebiyat, sanat ve teknolojinin gelişmesini istiyorsak, fikrî hakların korunmasına önem vermemiz gerekir. Kendi ülkemizde ve kendi dilimizle üretilen bilim, edebiyat, sanat ve teknoloji eserlerini korumak, bu ülkeyi ve bu dili sevmenin, bu ülkeye ve bu dile sahip çıkmanın bir gereğidir.

Türkiye’de fikrî haklar bilinci ve duyarlılığı maalesef oldukça düşüktür. Bu durum yargıya da yansımaktadır. Türkiye’de fikrî hakların yargısal korunması konusunda ciddi sorunlar vardır. Gözler v. Çağlayan davası, bu sorunları somut olarak gözler önüne sererek Türkiye’de fikrî haklar bilincinin ve duyarlılığının gelişmesine katkıda bulunabilecek örnek bir davadır. Hâliyle bunun için bu davanın kamuoyu tarafından bilinmesi ve tartışılması gerekir. Bu davayı kitaplaştırmamın birinci amacı budur.

Bu kitabın bu amaca ulaşmada bir nebze de olsa katkıda bulunacağını umuyorum. İşte bu nedenle, davayı kaybetmiş olsam da, bu davayı açmış olmaktan pişman değilim.

Türkiye’de Adalet Bakanlığı dahil, hepimiz, yargılama kalitesinin düşüklüğünden genel olarak şikayetçiyiz. Şüphesiz hepimiz daha iyi bir yargıyı hak ediyoruz. Benim anlattığım bu davada da yargılama kalitesi maalesef düşüktür. Bu kitapta bu sorunun sebeplerini ortaya koyabilmiş isem ve Gözler v. Çağlayan davası, bu sorunu resmeden bir örnek dava olarak tartışılır hâle gelirse, bu kitap ikinci amacına da ulaşmış olacaktır.

Özetle bu kitap, bir yandan, Türkiye’de fikrî hakların yargısal korunması konusundaki sorunları gözler önüne sererek Türkiye’de fikrî haklar bilincinin ve duyarlılığının artmasına katkıda bulunursa, diğer yandan da, Türkiye’de yargılama kalitesine ilişkin sorunlara ışık tutarak bu sorunların daha somut bir şekilde tartışılmasına vesile olursa ne mutlu bana!



DİPNOTLAR
(Geri dönmek için dipnot numarasının üzerine tıklayınız).
[1] İlave edeyim ki, bu dava dolayısıyla yaptığım masraflar bundan ibaret değildir. İlk derece mahkemesi huzurundaki yargılama giderlerini (harçlar, posta giderleri ve bilirkişi ücretlerini) zaten peşin ödemiştim; bunlar da benim üzerimde kaldı. Hâliyle kendi avukatımın ücret-i vekaletini de ayrıca ödedim.
[2] Nakleden: Jean-Pierre Gridel, Notions fondamentales de droit et droit français, Paris, Dalloz, 1992, s.470.
[3] Bryan A. Garner (Ed.), Black’s Law Dictionary, St. Paul, Minn., West Group, 7. Baskı, 1999, s.1687.
[4]
"> Ibid. Bu koruda daha fazla bilgi için bkz.: Kemal Gözler, “Res Iudicata’nın Türkçesi Üzerine”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 56, Sayı 2, 2007, s.45-61 (anayasa.gen.tr/res-iudicata.htm).
[5] Örnek numaraları dava dilekçesine ekli “EK-3” isimli belgedeki örnek numaralarıdır.
[6] Bu karara Yargıtay sitesinin “Karar Arama” kısmında ulaşılabilmektedir. karararama.yargitay.gov.tr/.../.
[7] Bu konuda bkz. Kemal Gözler, Örnekleriyle Usûlsüz Alıntı Sorunu, Bursa, 2013, s.631-633. Bilindiği gibi, bu karar nedeniyle Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 15 Nisan 2014 tarih ve 40877/07 sayılı Hasan Yazıcı v. Türkiye kararı ile mahkûm olmuştur. Ancak Türkiye’nin bu karar nedeniyle mahkûm olması, usulüz alıntı yapan yazarların bu kararı mahkemelere sunmasına engel olmamıştır (European Court of Human Rights, Second Section, Case of Hasan Yazıcı v. Turkey, Application no. 40877/07, Judgment, 15 Nisan 2014, hudoc.echr.coe.int/.... Kararın Türkçe çevirisi için bkz.: “Hasan Yazıcı v. Turkiye Davası” (çev. Yahya Berkol Gülgeç), Legal Hukuk Dergisi, Aralık 2014 (Özel Sayı: Rona Aybay’a Armağan), Cilt 2, 2014, ss.2637-2664)
[8] Ünal Tekinalp, “Bilim Etiğinin Hukukî Cephesi”, Bilim Etiği El Kitabı (Ed. Ayşe Erzan), Ankara, TÜBA, 2008, s.79.
[9] Örneğin bkz.: Fahrettin Kayhan, “Bilirkişiye Doğrudan Soru Yöneltmek Mümkün mü?”, hukukihaber.net/makale/...h437748.html , 10 Ağustos 2020. Yazar, bu sorunu ifade etmek için “taşeron hâkimlik” terimini kullanıyor.
[10] Bilirkişilere tanınan imtiyazlı koruma hakkında bkz.: Mehmet Gün, Merve Kurdak ve Zeynep Koray, Bilirkişi Zümresine Tanınan İmtiyazlı Korumanın Anayasaya Aykırılığı, İstanbul, Gün+, 2015, s.1-63.



KENDİLERİNDEN BU KİTABIN ERİŞİMİNİN ENGELLENMESİ TALEP EDİLEBİLECEK SULH CEZA HAKİMLERİ İÇİN BİLGİ
Anayasa Mahkemesinin 26 Ekim 2017 tarih ve 2014/5552 sayılı Ali Kıdık kararında geliştirdiği içtihada göre, 5651 sayılı Kanunun 9’uncu maddesiyle öngörülmüş olan erişimin engellenmesi usulü “ancak internet yayınının kişilik haklarını apaçık bir şekilde ihlal ettiğinin daha ilk bakışta anlaşıldığı durumlarda işletilebilir. Bir kimsenin çıplak resimlerinin veya video görüntülerinin yayımlanması gibi kişilik haklarının ihlal edildiğinin daha ileri bir inceleme yapılmaya gerek olmaksızın ilk bakışta anlaşılabildiği hâllerde 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesinde öngörülmüş olan istisnai usul işletilebilir” (2014/5552 sayılı Ali Kıdık Kararı, Paragraf 62).
Anayasa Mahkemesinin 19 Nisan 2018 tarih ve 2014/5232 sayılı Kemal Gözler (1) kararı ve 10 Aralık 2019 tarih ve 2015/5612 sayılı Kemal Gözler (2) kararı ile erişimi sulh ceza hakimliği kararıyla engellenmiş benzer kitaplarımın Anayasanın 26 ve 27’nci maddelerinde güvence altına alınan ifade, bilim ve sanat hürriyetlerinin koruması altında olduğuna karar vermiş ve verilen sulh ceza hakimliği kararları yargılamanın yenilenmesi yoluyla kaldırılmıştır (Bkz.: Makale 1 ve Makale 2). K.G.





Bu metin, Kemal Gözler, Gözler v. Çağlayan Davası: Gözlemler ve Eleştiriler (Bursa, Yazarın Kendi Yayını, Eylül 2020) başlıklı kitabımızın 155-166’ncı sayfalarından alınmıştır.

Bu kitabı PDF olarak buradan okuyabilirsiniz.

BU METNE AŞAĞIDAKİ ŞEKİLDE ATIF YAPILMASI ÖNERİLİR:
Kemal Gözler, Gözler v. Çağlayan Davası, Bursa, Yazarın Kendi Yayını, 2020, “Sonuç” s.145-162 (www.idare.gen.tr/gcd-sonuc.htm) (Yayın Tarihi: 12 Eylül 2020).



KİTABIN ÖNCEKİ BÖLÜMÜ: “Bölüm 3: Temyiz Safhası”
KİTABIN İZLEYEN BÖLÜMÜ: “Ekler”



(c) Kemal Gözler, 2020.
Copyright ve Sorumluluk
İktibas (Alıntı) Koşulları
Atıf (Kaynak Gösterme) Usulleri


Editör: Kemal Gözler
E-Mail:
twitter.com/k_gozler
Ana Sayfa: www.idare.gen.tr
Bu Sayfa: www.idare.gen.tr/gcd-sonuc.htm
İlk Yayın Tarihi: 12 Eylül 2020