[Ana Sayfa]


Bölüm 1
İLK DERECE SAFHASI
Davanın Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi Önündeki Seyri ve Değerlendirilmesi
(E.2012/49 Sayılı Dosya)
(14 Mart 2012-6 Ekim 2017)





Bu metin, Kemal Gözler, Gözler v. Çağlayan Davası: Gözlemler ve Eleştiriler (Bursa, Yazarın Kendi Yayını, Eylül 2020) başlıklı kitabımızın 37-93'üncü sayfalarından alınmıştır.



Kemal Gözler*

Ramazan Çağlayan’a karşı 14 Mart 2012 tarihinde açtığım davanın ilk derece yargılaması Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi huzurunda yapıldı.

Önce davanın konusu, tarafları ve davanın hâkimi hakkında bilgi vereyim.

Davanın Konusu.- Dava, sayın Ramazan Çağlayan’ın yazdığı ve 2011 yılında Seçkin Yayınevinin yayınladığı İdarî Yargılama Hukuku isimli kitabında benim İdare Hukuku (Bursa, Ekin, 2003, 2 cilt) isimli kitabımdan yapılmış usûlsüz alıntılar bulunduğu iddiasıyla açılmış tazminat, tecavüzün tespiti ve ref’i davasıdır.

Davanın Tarafları.- Davanın davacısı benim. Davalılar ise söz konusu kitabın yazarı Prof. Dr. Ramazan Çağlayan ve yayıncısı Seçkin Yayınevidir.

Tarafların Temsilcileri.- Ben, Avukat Fahrettin Kayhan tarafından temsil edildim. Davalılar Ramazan Çağlayan ve Seçkin Yayınevi ise Avukat Mehmet Kaan Koçali tarafından temsil edildi. Vekillerimizin sundukları dilekçelere ek olarak gerek ben davacı asıl sıfatıyla, gerekse sayın Ramazan Çağlayan davalı asıl sıfatıyla, mahkemeye çeşitli dilekçeler sunduk. Yani bu dava, sıradan bir hukuk davasından farklı olarak, yer yer davacı ve davalının da dilekçe sunarak doğrudan doğruya katıldıkları bir davadır.

Davanın Hâkimi.- Davanın hâkimi sayın Fethi Merdivan’dır. Aşağıda görüldüğü gibi talimat kısmı hariç, davanın başından sonuna kadar bütün tahkikatı Fethi Merdivan tarafından yürütülmüştür. Bütün duruşmalar Fethi Merdivan tarafından yönetilmiştir. Keza davanın ilk derece aşamasındaki bütün ara kararları ve nihaî kararı hâkim sayın Fethi Merdivan tarafından verilmiştir.

Aşağıda göreceğimiz gibi davada İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine talimat yazılmıştır. Talimat dosyasına bakan hâkim ise İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi hâkimi sayın Hazal Zengingül’dür.

* * *

Burada bu davanın önce ilk derece mahkemesi huzurunda geçirdiği aşamaları adım adım açıklayacağım (I), daha sonra da davanın bu aşamadaki seyri ve sonucu hakkında genel bir değerlendirme ve eleştiri yapacağım (II). Hemen belirteyim ki, pek çok değerlendirme ve eleştirim davanın seyrine ilişkin açıklamalarım bittikten sonra değil, seyrine ilişkin açıklamadan hemen sonra, sıcağı sıcağına vereceğim. Yani davanın seyrinde belirli bir adımda yapılan spesifik hatalara ilişkin değerlendirme ve eleştiriler hemen o adıma ilişkin yapılan açıklamadan sonra verilecektir.

I. DAVANIN SEYRİNE İLİŞKİN AÇIKLAMALARIM

Bu kitapta davanın seyrine ilişkin açıklamalar kronolojik sırayla adım adım yapılmıştır. Her bir adımda sunulan bir dilekçeye, yapılan bir duruşmaya, verilen bir karara ilişkin bilgi vardır. Aşağıda her adımın başladığı paragrafın önüne 1., 2., 3., … şeklinde numara konulmuştur. Yani aşağıda koyu karakterlerle gösterilen her numara, davanın seyrindeki bir adımı gösterir. Her adımla ilgili olarak, varsa dilekçe, duruşma tutanağı, ara karar gibi belgelerin tarih ve isimleri “EK-XX” şeklinde bir numara vererek paragraf sonunda parantez içinde belirtilmiştir. Bu eklere bu kitabın sonunda bulunan “EKLER” kısmından ulaşılabilir.

Davanın ilk derece mahkemesi önündeki seyri üç kısma ayrılarak incelenebilir: Çünkü Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 21 Mayıs 2014 tarihli duruşmada İstanbul Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine talimat yazılmasına karar verdi ve dosyayı adı geçen Mahkemeye gönderdi. Dosya bir yıl dokuz ay sonra, İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi tarafından 8 Şubat 2016 tarihinde Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine bilâ ikmâl, yani gereği yerine getirilemeyerek iade edildi. Daha sonra davanın ilk derece yargılamasına tekrar, asıl mahkeme olan Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi huzurunda devam edildi. Buna göre davanın ilk derece yargılaması üç döneme ayrılarak incelenebilir:

A. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi Önünde Talimat Öncesi Dönem (14 Mart 2012-21 Mayıs 2014)

B. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin Önündeki Dönem (Talimat Dönemi) (2014/18 Talimat) (21 Mayıs 2014-8 Şubat 2016)

C. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi Önünde Talimat Sonrası Dönem (8 Şubat 2016-6 Ekim 2017)

Şimdi bu dönemlere göre davanın seyrini adım adım görelim.

A. ANKARA 2. FİKRÎ VE SINAÎ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ ÖNÜNDE TALİMAT ÖNCESİ DÖNEM (14 MART 2012-21 MAYIS 2014)

1. Dava, Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinde vekilim Fahrettin Kayhan aracılığıyla 14 Mart 2012 tarihinde açılmıştır (EK-1: Dava Dilekçesi).

Açıklama.- Bu davayı, FSEK, m.66/son uyarınca kendi ikametgahımın bulunduğu yer mahkemesi olarak Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde açabilirdim. Ancak Bursa’da Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi yoktur. Dava konusu kitabın yayınlandığı yer olan Ankara’da ise ihtisas mahkemesi olarak Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi vardır. Uzman ellerde ve daha kısa sürede karara bağlanacağı düşüncesiyle davamı Ankara Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinde açtım. Daha sonra bu düşüncemin pek de doğru olmadığını görerek gerek Ramazan Çağlayan’ın diğer bir kitabına, gerekse başka yazarların kitaplarına karşı olan davalarımı Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtım.

2. Dava dilekçesine ek olarak davalı Ramazan Çağlayan’ın kitabında bulunduğunu iddia ettiğim usûlsüz alıntıları göstermek amacıyla “EK-3: Ramazan Çağlayan’ın Kemal Gözler’den Yaptığı Usûlsüz Alıntılar Listesi” başlıklı 251 sayfa uzunluğunda ve 276 adet somut usûlsüz alıntı örneği içeren bir belge hazırladım. Bu belgede, önce Ramazan Çağlayan’ın İdarî Yargılama Hukuku (Ankara, Seçkin, 2011) isimli kitabından alınmış paragraflar, sonra bu paragrafların kaynağı olan benim İdare Hukuku (Bursa, Ekin, 2003) isimli kitabımdan alınmış paragraflar kutu içinde verilmiş ve sonra da bu iki kutu arasında karşılaştırma yapılarak Ramazan Çağlayan’ın paragraflarının benim paragraflarımdan alınma olduğu ispat edilmeye çalışılmıştır.

Bu belge, spiral ciltli olarak dava dilekçesinin eki olarak vekilim tarafından Mahkemeye sunuldu. Bilirkişi incelemeleri hep “EK-3” isimli bu belgede benim verdiğim 276 adet usûlsüz alıntı örneği üzerinden yapıldı. Gerek ilk derece, gerek istinaf derecesi safhasında alınan bilirkişi raporlarında, gerekse ilk derece mahkemesinin, gerekse istinaf mahkemesinin gerekçeli kararında “ÖRNEK X” şeklinde zikredilen örnekler hep bu “EK-3” nolu belgede o numarayla isimlendirilen örneklerdir. Dolayısıyla bu “EK-3” nolu belge, bu davanın temel belgelerinden biridir. Aşağıdaki bölümlerde ve keza eklerde “ÖRNEK X” diye bir ibare görürseniz, biliniz ki bu örnek, bu “EK-3”teki bu numaralı örnektir.

Açıklama.- Dava dilekçemize ekli olan 251 sayfa uzunluğunda “EK-3: Ramazan Çağlayan’ın Kemal Gözler’den Yaptığı Usûlsüz Alıntılar Listesi” başlıklı bu belgenin bu kitaba eklenmesi, bu kitapta eleştirilen bilirkişi raporlarını ve mahkeme kararların değerlendirmek açısından yararlı olurdu. Zira gerek bilirkişi raporlarında ve gerekse mahkeme kararlarında hep bu belgedeki örnekler, bu belgeye göndermeyle tartışılmaktadır. Gerek bilirkişi raporlarını, gerek mahkeme kararlarını anlamak için bu EK-3’ün bilinmesinde şüphesiz yarar vardır. Ancak buna rağmen EK-3’ü bu kitaba eklemedim. Sebebi yukarıda “Önsöz” başlıklı bölümün “IV” numaralı başlığı altında açıklanmıştır (bkz. yukarıda s.5-6).

3. Davalı Ramazan Çağlayan’ın vekili Avukat M. Kaan Koçali, 11 Mayıs 2012 tarihinde, dava dilekçemize karşı 11 sayfa uzunluğunda bir “cevap dilekçesi” sundu. Davalı Ramazan Çağlayan da, bu dilekçenin ekinde, benim 276 adet usûlsüz alıntı iddiama cevap veren 75 sayfa uzunluğunda bir belge sundu.

Açıklama.- Davalı vekili M. Kaan Koçali’nin cevap dilekçesi ile bu dilekçenin ekindeki sayın Ramazan Çağlayan tarafından hazırlanmış 75 sayfa uzunluğundaki belgeyi de, bunların birer fikrî eser olduğu ve bunları yayınlama hakkının sahiplerine ait olduğu düşüncesiyle burada yayınlamıyorum. Bu konuda daha fazla bilgi için yukarıda “Ön Sorunlar” başlıklı bölümün “III. Taraf Dilekçeleri Başkaları Tarafından Yayınlanabilir mi?” şeklindeki başlığına bakınız (supra, s.26-27). Haliyle bu dilekçelerin sahibi M. Kaan Koçali ve Ramazan Çağlayan, istedikleri zaman bu davada verdikleri cevap dilekçelerini ve eklerini ve keza diğer dilekçeleri yayınlayabilir.

4. Karşı tarafın 11 Mayıs 2012 tarihli cevap dilekçesine karşı vekilim sayın Fahrettin Kayhan 7 Haziran 2012 tarihli “cevaba cevap dilekçesi”ni sundu (EK-2: Vekilimin 7 Haziran 2912 Tarihli Cevaba Cevap Dilekçesi).

5. Vekilimin bu dilekçesine ek olarak davacı asıl sıfatıyla ben de “EK-1: Ramazan Çağlayan’ın Cevaplarına Cevaplar” başlıklı 316 sayfa uzunluğunda spiral ciltli bir belge hazırladım. Bu belgeyi vekilimin 7 Mayıs 2012 tarihli “cevaba cevap dilekçesi”nin ekinde sunmayı plânlamıştım. Ancak 316 sayfa uzunluğunda olan belgeyi cevaba cevap süresi içinde yetiştiremedim. Bu belge, vekilim Fahrettin Kayhan’ın 4 Ekim 2012 tarihli beyan dilekçesinin ekinde mahkemeye sunuldu (EK-3: Vekilimin 4 Ekim 2012 Tarihli Beyan Dilekçesi).

316 sayfa uzunluğunda “EK-1: Ramazan Çağlayan’ın Cevaplarına Cevaplar” başlıklı bu belgede 276 adet örneğe ilişkin olarak sayın Ramazan Çağlayan’ın cevaplarına tek tek cevaplar verdim ve özellikle Ramazan Çağlayan’ın kitabının 2012’de basılan ikinci baskısında benim iddia ettiğim usûlsüz alıntı örneklerinin ne şekle büründüğünü tek tek gösterdim. Bu belgeyi de bu kitapta yayınlamıyorum. Sebebi yukarıda “Önsöz” başlıklı bölümün “IV” nolu başlığı altında açıklanmıştır (bkz. yukarıda s.5-6) .

Ramazan Çağlayan’ın Kitabının İkinci Baskısı Hakkında Bir Not.- Ramazan Çağlayan, dava konusu kitabın ikinci baskısını 2012 yılında yayınladı (Ramazan Çağlayan, İdarî Yargılama Hukuku, Ankara, Seçkin, İkinci Baskı, 2012). Ramazan Çağlayan, kitabının ikinci baskısında pek çok değişiklik yaptı. Şöyle: Bir kere Ramazan Çağlayan, birinci baskıdaki usûlsüz alıntı olduğunu iddia ettiğim bazı alıntı örneklerini ikinci baskıdan çıkardı. İkinci olarak Ramazan Çağlayan, birinci baskıdaki kaynağını göstermediği bazı alıntı örneklerinin kaynağını ikinci baskıda gösterdi. Üçüncü olarak Ramazan Çağlayan, birinci baskıdaki bazı plânlarını ikinci baskıda kısmen değiştirdi. Nihayet Ramazan Çağlayan, kitabının ikinci baskısına, bu dava için tam bir ikrar niteliğinde olan bir “Önsöz” kaleme aldı [1].

Ramazan Çağlayan’ın kitabının ikinci baskısında yaptığı bu değişiklikler, benim dava konusu olan birinci baskıya ilişkin iddiamda haklı olduğumu, bu iddiamın Ramazan Çağlayan tarafından da kabul edildiğini göstermektedir. Zira, Ramazan Çağlayan benim söz konusu iddialarımda haklı olduğumu düşünmüyor olsaydı, ikinci baskıda söz konusu değişiklikleri yapmazdı.

4 Ekim 2012 tarihli beyan dilekçemizin ekinde sunduğumuz “EK-1: Ramazan Çağlayan’ın Cevaplarına Cevaplar” başlıklı bu belgenin 19 ilâ 30’uncu sayfaları arasında Ramazan Çağlayan’ın kitabının ikinci baskısında yaptığı değişikleri genel olarak açıkladık ve keza izleyen sayfalarda da her bir örneğe ilişkin olarak, o örneğin kitabın ikinci baskısında ne hâle büründüğünü gösterdik. EK-1 nolu belgede Ramazan Çağlayan’ın kitabının ikinci baskısına ilişkin verdiğimiz bilgiler ve gösterdiğimiz örnekler bu dava için çok güçlü, adeta “ikrar” niteliğinde kanıtlardı. Ne var ki, kitabın ikinci baskısına ilişkin sunduğumuz bu kanıtlar, bu davada, ilk derece mahkemesi ve istinaf mahkemesi tarafından, keza bu mahkemelerin başvurduğu bilirkişiler tarafından dikkate alınmadı, tartışılmadı. Bu hususu temyiz dilekçemizde temyiz sebebi olarak ileri sürmemize rağmen bu husus, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi tarafından da dikkate alınmadı.

6. Davalı vekili, vekilim cevaba cevap dilekçesine karşı 18 Temmuz 2012 tarihinde üç sayfa uzunluğunda “İkinci Cevap Dilekçesi”ni sundu. Bu dilekçenin ekinde sayın Ramazan Çağlayan tarafından hazırlanmış 19 sayfa uzunluğunda, cevaba cevap dilekçesine cevap niteliğinde başlıksız bir belge bulunmaktadır.

7. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 18 Temmuz 2012 günü, dava, cevap, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçelerinin sunulduğunu ve dava şartlarının gerçekleşmiş olduğunu tespit edip, ön inceleme duruşmasının 1 Kasım 2012 günü yapılmasına karar verdi (EK-4: 18 Temmuz 2012 tarihli Ön İnceleme ve Ön İnceleme İçin Duruşma Günü Belirleme Tutanağı).

8. Mahkeme, ön inceleme duruşması olarak ilk duruşmasını, 1 Kasım 2012 tarihinde yaptı ve “uyuşmazlık konusunun davalı Ramazan Çağlayan’ın yazarı, davalı şirketin yayıncısı olduğu 2011 tarihli İdarî Yargılama Hukuku isimli eserde davacının 2003 tarihli İdare Hukuku isimli eserinden iddia konusu 276 adet alıntının yanlış, yanıltıcı, eksik kaynak göstermek ve hiç kaynak göstermeksizin alıntı yapılıp yapılmadığı noktasında toplandığı” tutanak altına aldı ve izleyen duruşmanın 28 Kasım 2012 günü yapılmasına karar verdi (EK-5: 1 Kasım 2012 Tarihli Duruşma Tutanağı).

9. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 2’nci duruşmasını 28 Kasım 2012 tarihinde yaptı. Bu duruşmada,

“tarafların anlaşamaması nedeniyle dosyanın resen seçilecek 3 kişilik bilirkişi heyetine tevdii ile; davacının 2003 tarihli İdare Hukuku isimli mahsulünün eser olup olmadığı…, davalının 2011 tarihli İdari Yargılama Hukuku isimli mahsulünün eser olup olmadığı, iddia konusu 276 başlık altındaki davacı iddialarının davacının eserinden usulüne uygun kaynak gösterilmeksizin alınmış kabul edilip edilemeyeceği, her bir iddia ile ilgili karşılaştırmalı ve iddia ve savunmalarda geçen başka kaynaklara yönelik atıflarda gözetilerek bunun usulsuz iktibas veya intihal olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, usulsuz iktibas veya intihal var ise davacının hangi mali ve manevi haklarının ihlal edilmiş olabileceği, bundan dolayı davacının talep edebileceği telif tazminatının ne olabileceği, hususunda (bilirkişi) mütalaası alınmasına”

karar verdi (EK-6: 28 Kasım 2012 Tarihli Duruşma Tutanağı).

Eleştiri 1: Hukuk Fakültesi Öğretim Üyelerinin Bilirkişi Olarak Seçilmesi Hukuka Aykırıdır.- 12 Ocak 2011 tarih ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 266’ncı maddesine göre,

“Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz” [2].

Dikkat edileceği gibi Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, davacının ve davalının kitaplarının “eser olup olmadığı”, 276 adet alıntı örneğinin “usulsüz iktibas veya intihal olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği”, “usulsüz iktibas veya intihal var ise davacının hangi mali ve manevi haklarının ihlal edilmiş olabileceği” hususlarında mütalaası alınmasına karar vermiştir. Bilirkişi mütalaası istenen konular, HMK, m.266’ya göre bilirkişi incelemesi yaptırılamayacak konulardır. Bir kitabın, “fikrî eser” olup olmadığı, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, m.1/B’ye göre, alıntı örneklerinin “usûlsüz iktibas veya intihal” olup olmadığı sorunu alıntının FSEK, m.35’teki şartlara uygun olup olmadığının tespitiyle, “usûlsüz iktibas veya intihal var ise davacının hangi mali ve manevi haklarının ihlal edilmiş olabileceği” sorunu ise FSEK, m.13-25, 66-70’teki hükümlere göre tespit edilir. Hâliyle bu tespiti yapacak olan da hâkimin kendisidir. HMK, m.266/1, bu gibi konularda hâkimin bilirkişiye gitmesini açıkça yasaklamaktadır. Bu konular, “çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren” konulardan değildir. Bu konular, “hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konular”dır.

Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi hâkimi, dava konusu kitabın “fikrî eser” olup olmadığına, alıntı örneklerinin usûlsüz alıntı olup olmadığına, usûlsüz alıntı ise davanın hangi haklarının ihlâl edildiğine kendisinin karar vermesi gerekir. Bu iş saf hukukî bir iştir. Hâkim bu işi bilirkişilere devredemez.

Ayrıca belirteyim ki, benim davamda, bu konularda bilirkişiye başvuran hâkim, bir fikrî ve sınaî haklar hukuk mahkemesi, yani bir ihtisas mahkemesi hâkimidir. “Fikrî eser nedir”, “usûlsüz iktibas nedir”, “usûlsüz iktibas hâlinde ihlâl edilen haklar nelerdir” soruları için Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi bilirkişiden yardım alacak ise, ne diye böyle bir uzmanlık mahkemesi kurulmuştur?

Bu açıdan özellikle belirtmek isterim ki, fikrî ve sınaî haklar hukuk mahkemelerinin fikir ve sanat eserleri hukuku uzmanı öğretim üyelerini hiçbir zaman bilirkişi olarak seçmemesi gerekir. HMK, m.266 buna engeldir.

Benim davamda zannımca sadece şu iki konuda teknik bilgiye ihtiyaç vardı ve sadece şu iki konuda bilirkişi görevlendirilebilirdi: (1) Bazı alıntı örneklerine ilişkin davalı, söz konusu cümleleri benim kitabımdan almadığı ve bunları kendisinin orijinal Fransızca kitaplardan çevirdiği yolunda savunma yaptı. Bu savunmanın doğruluğunu anlamak için Fransızca bilgisi gerekliydi. Bunun için Mahkemenin bu tür örnekleri tek tek belirterek Fransız dili uzmanı bir öğretim üyesini veya doktorasını Fransa’da yapmış bir idare hukuku öğretim üyesini bilirkişi olarak seçmesi uygun olurdu. (2) Diğer yandan, davalı, bazı alıntı örneklerine ilişkin olarak, bunların idare hukukunda atıf gerektirmeyen “umumî bilgi” niteliğinde olduğu yolunda savunma yapmıştı. Bunlar için mahkemenin örnekleri tek tek belirterek idare hukuku öğretim üyesi bilirkişi seçmesi ve bu öğretim üyesine söz konusu bilgilerin idare hukukunda “genel bilgi” olarak görülüp görülemeyeceğini sorması uygun olurdu. Somut olayda mahkeme iki adet idare hukuku öğretim üyesine bu spesifik görevi değil, yukarıda belirttiğimiz genel görevi vermiştir.

Biz, bilirkişi seçimi sürecinde, bu açıdan bilirkişi seçimine itirazda bulunmadık. Böyle bir itirazda bulunmamış olmamız, mahkemeyi bilirkişi seçimi konusunda eleştirme hakkımızı hâliyle ortadan kaldırmaz. HMK, m.266 emredici bir hükümdür ve hâkim tarafından re'sen uygulanmalıdır.

Aynı eleştiriler bu davanın istinaf aşamasında Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi tarafından seçilen üç kişilik bilirkişi heyetinin bir üyesinin idare hukuku uzmanı, diğer üyesinin fikir ve sanat eserleri uzmanı olmasına da yöneltilebilir.

Bilirkişi sorununa ilişkin, benim davamdan bağımsız olarak belirtmek isterim ki, Türkiye’de bilirkişi uygulamasında, sadece medeni usûl hukuku bakımından değil, anayasa hukuku bakımından da çok ciddi sorunlar vardır. Çözümü için teknik bilgi değil, hukukî bilgi gereken konularda bilirkişiye gidilmesi, yargılama yetkisinin bilirkişilere devredilmesi anlamına gelir. Yargı yetkisi bir egemenlik yetkisidir. Egemenlik yetkisi devredilemez. Anayasamızın 6’ncı maddesine göre “egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır”. Anayasamızın 9’uncu maddesine göre ise “yargı yetkisi”, bilirkişiler tarafından değil, “Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır”. Eğer hukukî konularda bilirkişiye görev verilirse, bir egemenlik yetkisi olan yargı yetkisi bilirkişilere devredilmiş olur; bilirkişiler bir nevi “alt-hâkimler” hâline gelir [3]. Türkiye’de maalesef bir egemenlik yetkisi olan yargı yetkisinin uygulamada kullanılmasının büyük ölçüde bilirkişilere devredildiği ve bilirkişilerin imtiyazlı bir korumadan yararlanan bir zümre hâline geldiği yolunda yaygın ve çok ciddi eleştiriler vardır [4]. Bu husus, “egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz” diyen Anayasamızın 6’ncı maddesinin üçüncü fıkrasına açıkça aykırıdır.

İlave edeyim ki, yargı yetkisinin bilirkişiler devri sorunu, kanunlarımızdan değil, uygulamadan, daha açıkçası, bizzat hâkimlerimizin tutumundan kaynaklanmaktadır. Kanun koyucu,

Bilirkişilerin görevine ilişkin kanun koyucu ne derse desin, hâkimler bu konuda kendi bildiklerini okumaktadırlar. Kanun koyucu, HMK, m.266’da “hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz” diyerek hukuk bilgisiyle çözümlenmesi gereken konularda bilirkişi başvurulması açıkça yasaklamıştır. Kanun koyucu daha ne yapsın? Bu açıdan Alf Ross, “hâkimlerin kanun koyucuya itaat”inden bahsetmektedir [5]. Ross’a göre hukuk, hâkimlerin “kurallar ile bağlı olma duygusuna” sahip olduğunu varsayar. Bu böyle olmazsa, kanun koyucu tarafından konulan normlar geçerli olamaz. Bana öyle geliyor ki, Türkiye’deki uygulamada HMK, m.266’daki normun geçerliliği açısından ciddi problemler vardır.

10. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 3 Ocak 2013 tarihli ara kararıyla,

“Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Adli Yargı Adalet Komisyonu ve diğer Bölge Adliye Mahkemesi Adli Yargı Adalet Komisyonları listesinde bilgisine başvurulacak nitelikte uzmanlığı bulunan bilirkişi olmadığından, yargılama konusu uyuşmazlığın niteliği gözetilerek aşağıda isim/isimleri bulunan Ender Ethem Atay, Murat Sezginer, Mustafa Fadıl Yıldırım kişilerinin bilirkişi olarak liste dışından mahkemece resen seçilmesine”

karar verdi (EK-7: 3 Ocak 2013 Tarihli Ara Karar).

KUTU 1.1: Bilirkişi Seçimi Konusunda Genel Bilgi (“Listeden Bilirkişi”-“Harici Bilirkişi”.- Bilirkişi seçimi usûlü konusunda kısa ve genel bilgi vermekte yarar vardır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 268’inci maddesine göre bilirkişilik bölge kurulu tarafından hazırlanan “bilirkişi listeleri” vardır. Bu listeye gerekli şartları taşıyan kişiler kendi başvuruları sonucunda bilirkişi olarak kaydedilirler. Kural olarak bilirkişiler, bu listelerden seçilir. Ancak bu listelerde dava konusunda bilirkişilik yapabilecek kimse yoksa, mahkeme, dava konusuyla ilgili uzmanlığı olan kişileri bu listelerin dışından da bilirkişi seçebilir. Bu şekilde seçilen bilirkişilere uygulamada “harici bilirkişi” denmektedir.

Benim davamda, gerek Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, gerekse Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi, bilirkişi listelerinde, dava konusu kitapta bulunduğu iddia edilen usûlsüz alıntı örnekleri konusunda bilirkişilik yapabilecek kişiler bulamadığı için, üniversite öğretim üyeleri arasından “harici bilirkişi” seçme yoluna gitmiştir.

Eleştiri 2.- Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin bilirkişi olarak Prof. Dr. Ender Ethem Atay ve Prof. Dr. Mustafa Fadıl Yıldırım’ı seçmesinin, mahkemenin o an itibarıyla sahip olduğu bilgilere göre hukuka aykırı olduğu söylenemez. Ancak daha sonra, bu iki sayın bilirkişinin bilirkişilik ret sebepleri olan kişiler arasından seçildiği ortaya çıkmıştır (Hâliyle seçim tarihi itibarıyla hakimin bu durumu bilmesi mümkün değildi). Şöyle:

a) Prof. Dr. Mustafa Fadıl Yıldırım.- Aşağıda ayrıca açıklanacağı gibi Prof. Dr. Mustafa Fadıl Yıldırım’ın dava konusu aynı kitap hakkında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü tarafından yürütülen idarî soruşturmada zaten bilirkişilik yaptığı ve “usûlsüz alıntı yoktur” raporu verdiği ortaya çıktı. Vekilim Fahrettin Kayhan’ın 16 Temmuz 2013 günü sunduğu dilekçeyle (EK-15), delillerini de ekleyerek sayın Mustafa Fadıl Yıldırım’ın bilirkişilik görevinden alınmasını talep ettik. Bu sebeple Mahkeme, 19 Temmuz 2013 tarihli ara kararıyla (EK-16), Prof. Dr. Mustafa Fadıl Yıldırım’ı bilirkişilik görevinden aldı. Keza daha sonra Ramazan Çağlayan ile Mustafa Fadıl Yıldırım’ın PlusHukuk isimli hukuk bürosunda danışmanlık yaptıkları ortaya çıktı [6].

b) Prof. Dr. Ender Ethem Atay.- Diğer yandan Prof. Dr. Ramazan Çağlayan’ın diğer bir kitabına karşı Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığım bir davada (E.2013/305), adı geçen Mahkeme, Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğünden Ramazan Çağlayan’ın yardımcı doçentlik, doçentlik ve profesörlük atamalarında görev alan jüri üyelerinin isimlerini talep etti. Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğünün Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin yazısına cevaben gönderdiği 22 Kasım 2013 tarih ve 5196 sayılı yazısından Prof. Dr. Ender Ethem Atay’ın Ramazan Çağlayan’ın Eylül 2004 tarihinde yardımcı doçentlik atamasında ve 2013 yılının başında profesörlük kadrosuna atanmasında jüri üyesi olarak görev aldığı ortaya çıktı.

Sayın Ramazan Çağlayan’ın özgeçmişinde ve yayınlarında kullandığı unvanlara bakılırsa 2013 yılının Ocak veya Şubat ayında profesörlük kadrosuna atandığı anlaşılmaktadır. Hâliyle kadro ilânının ve jüri üyelerinin atanmasının da bundan birkaç ay veya en azından birkaç hafta önce yapılmış olması gerekir. Yine Ramazan Çağlayan’ın yayın sırasına bakılarsa profesörlük başvurusunda İdarî Yargılama Hukuku isimli kitabını “başlıca araştırma eseri” olarak göstermiş olması gerekir.

Yukarıda belirtildiği gibi Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi Prof. Dr. Ender Ethem Atay’ı 3 Ocak 2013 tarihli ara kararıyla bilirkişi olarak atamıştır.

Görüldüğü gibi sayın Ender Ethem Atay, aynı aylarda ve belki aynı haftalarda Ramazan Çağlayan’ın İdarî Yargılama Hukuku kitabı hakkında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğüne jüri raporu, diğer yandan da Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine bilirkişi raporu hazırlamıştır. Profesörlük jürisindeki raporunu 2013 yılının Ocak veya Şubat ayında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğüne, davadaki bilirkişi raporunu ise 24 Nisan 2013 günü Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine sunmuştur. Her iki rapor da Ramazan Çağlayan’ın İdarî Yargılama Hukuku isimli kitabı üzerinedir. Yani Ender Ethem Atay, Ocak veya Şubat ayında Ramazan Çağlayan’ın İdarî Yargılama Hukuku isimli kitabının 2547 sayılı Kanunun 26’ncı maddesi uyarınca “özgün yayın” olduğu konusunda Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğüne rapor düzenlemiş; iki ay kadar sonra da (24 Nisan 2013 tarihinde) Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine Ramazan Çağlayan’ın İdarî Yargılama Hukuku kitabında “usûlsüz alıntı yoktur” diye rapor sunmuştur!

Maalesef ben bu durumu ancak bilirkişi raporu sunulduktan sekiz ay kadar sonra, Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğünün Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesine gönderdiği 22 Kasım 2013 tarihli yazının dosyaya konulmasından sonra öğrenebildim ve durumu geç de olsa vekilimin 7 Ocak 2014 tarihli dilekçesiyle Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine bildirebildim (EK-21: Fahrettin Kayhan’ın 7 Ocak 2014 Tarihli (12 Ocak 2014 Havale Tarihli) Dilekçesinin 5’inci Sayfasında Başlayan “III. Bilirkişi İncelemesiyle İlgili Sair Mülahazalar” başlığının ilk paragrafına bakınız).

Hâliyle bu durumu, Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin hâkiminin Ender Ethem Atay’ı bilirkişi olarak seçtiği 3 Ocak 2013 tarihinde veya adı geçen bilirkişinin dahil olduğu heyet tarafından hazırlanan bilirkişi raporunun sunulduğu 24 Nisan 2013 tarihinde bilmesi mümkün değildi. Ama bu durumu bilen bir kişi vardı: Bilirkişi Ender Ethem Atay. Bilirkişinin bu durumu (yani davalının profesörlük jürisinde görev yaptığı hususunu) mahkemeye bildirmesi beklenirdi.

Bilindiği gibi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu, m.272/1’e göre, “hâkimler hakkındaki yasaklılık ve ret sebepleriyle ilgili kurallar, bilirkişiler bakımından da uygulanır”. Aynı Kanunun “Ret Sebepleri” başlıklı 36’ncı maddesine göre ise, “hâkimin tarafsızlığından şüpheyi gerektiren önemli bir sebebin bulunması hâlinde, taraflardan biri hâkimi reddedebileceği gibi hâkim de bizzat çekilebilir”. Dolayısıyla Prof. Dr. Ender Ethem Atay’ın mahkemeye bilirkişi raporu hazırladığı aynı aylarda ve belki aynı haftalarda Ramazan Çağlayan’ın İdarî Yargılama Hukuku kitabı hakkında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğüne jüri raporu hazırlaması HMK, m.272/1 delaletiyle HMK, m.36/1 uyarınca tarafsızlığından şüpheyi gerektiren önemli bir sebeptir.

11. Yukarıda Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 3 Ocak 2013 tarihli ara kararıyla Prof. Dr. Ender Ethem Atay, Prof. Dr. Murat Sezginer ve Prof. Dr. Mustafa Fadıl Yıldırım’ı bilirkişi olarak seçtiğini söylemiştim. Olayların seyrini açıklamaya devam edeyim. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi aynı gün, yani 3 Ocak 2013 bilirkişilere yemin ettirerek dosyayı onlara teslim etti (EK-8: 3 Ocak 2013 Tarihli Bilirkişi Yemin ve Dosya Tevdi Tutanağı).

Bir Gözlem.- Görüldüğü gibi bilirkişiler seçildikleri aynı gün yemin edip dosyayı teslim almışlardır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu, m.269/1’e göre “bilirkişilik görevi, mahkemece yapılan davete uyup tayin edilen gün ve saatte mahkemede hazır bulunmayı, yemin etmeyi … kapsar” denmektedir. Bu hüküm, bilirkişilere mahkemede yemin etmek için hazır bulunacakları gün ve saatin belirlendiği bir davet yapılmasını öngörmektedir. Kanun “davet”in şeklini tasrih etmemiştir. Ancak bu davet nasıl olup da, bilirkişi seçiminin yapıldığı aynı gün yapılmış ve sayın bilirkişiler bu davete icabet edip aynı gün gelip yemin etmişlerdir?

12. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 13 Şubat 2013 günü 3’üncü duruşmasını yaptı ve bilirkişi raporunun beklenilmesine karar verdi (EK-9: 13 Şubat 2013 Tarihli Duruşma Tutanağı).

13. Mahkeme 10 Nisan 2013 günü 4’üncü duruşmasını yaptı ve bilirkişi raporunun beklenmesine karar verdi (EK-10: 10 Nisan 2013 Tarihli Duruşma Zaptı).

14. Prof. Dr. Ender Ethem Atay, Prof. Dr. Murat Sezginer ve Prof. Dr. Mustafa Fadıl Yıldırım’dan oluşan bilirkişi heyeti, 22 sayfa uzunluğunda raporunu 24 Nisan 2013 günü sundu. Bilirkişi raporunda oy birliğiyle Ramazan Çağlayan’ın kitabında usûlsüz alıntı bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Açıklama: Bilirkişi Raporları Yayınlanabilir mi?- Yukarıda “Ön Sorunlar” başlıklı bölümün “II” numaralı başlığı altında sebebi açıklandığı gibi, bu kitapta bilirkişi raporlarını yayınlamıyorum (s.22-26). Ancak bilirkişi raporlarından maksadın haklı göstereceği nispette alıntı yapılabileceğini düşünüyorum. Bununla birlikte belirtmek isterim ki, bu davada sunulmuş bilirkişi raporlarının tam metin olarak yayınlanmasında büyük yarar olduğunu düşünüyorum. Bilirkişiler bana yazılı izin verirlerse, raporlarını yayınlamaktan zevk duyarım.

15. Ender Ethem Atay, Murat Sezginer ve Mustafa Fadıl Yıldırım imzalı bilirkişi raporu, vekilim Fahrettin Kayhan’a 10 Mayıs 2013 günü tebliğ edildi. Bilirkişi raporuna karşı avukatım Fahrettin Kayhan bir itiraz dilekçesi sundu; ben de davacı asıl sıfatıyla bir itiraz dilekçesi sundum. Vekilim Fahrettin Kayhan da, 16 Mayıs 2013 tarihinde sunduğu itiraz dilekçesinde, bilirkişi raporunun içeriğindeki çelişkileri tespit ettikten sonra şu talepte bulundu:

“Sonuç Olarak: Tüm eleştirilerimize rağmen rapor, hâkimin hüküm vermesine yetecek verileri ortaya koymuştur. İstenirse itirazlarımız doğrultusunda bir ek rapor da alınabilir. Ancak Mahkeme, gerekçeyi dikkate almadan sadece sonuç kısmına itibar edecekse, o vakit her üç bilirkişinin de duruşmaya davet edilerek onlara doğrudan soru yöneltme hakkımızı kullanma olanağının sağlanmasını ve sonucuna göre hüküm kurulmasını talep ediyoruz” (EK-11: Fahrettin Kayhan’ın 16 Mayıs 2013 Tarihli İtiraz Dilekçesi).

16. Ender Ethem Atay, Murat Sezginer ve Mustafa Fadıl Yıldırım’dan oluşan bilirkişi heyeti tarafından oybirliğiyle sunulan bu bilirkişi raporuna karşı davacı asıl sıfatıyla avukatımın yukarıdaki dilekçesine ek olarak ben de 16 Mayıs 2013 tarihli bir itiraz dilekçesi sundum (EK-12: Kemal Gözler’in 16 Mayıs 2013 Tarihli Bilirkişi Raporu İtiraz Dilekçesi). Bilirkişi raporuna itiraz dilekçemin 34 sayfa uzunluğunda olan tam metnine EK-12’den ulaşabilirsiniz. Okuyucularımdan bilirkişi raporuna itiraz dilekçemin dikkatlice okunmasını özellikle rica ediyorum. İtiraz dilekçemde gerek bilirkişi raporunun bütünü, gerekse bilirkişi raporunda zikredilen tek tek örnekler hakkında ayrıntılı bir değerlendirme yapılmıştır.

İtiraz dilekçemde yaptığım değerlendirmelerden bir örnek:

“Bilirkişi raporunun 13’üncü sayfasının ikinci ve üçüncü paragrafında aynen şöyle denmektedir:

Görüldüğü gibi bilirkişi raporunda toplam 50 adet örnekte (8, 9, 14, 25, 43, 44, 59, 60, 63, 64, 65, 73, 80, 87, 96, 103, 127, 142, 148, 152, 155, 160, 161, 162, 167, 168, 169, 170, 177, 190, 214, 222, 223, 226, 229, 231, 237, 239, 243, 247, 248, 254, 257, 259, 264, 269, 272, 273, 274, 276 nolu örnekler) davalının benim kitabıma atıf yapması gerekirken atıf yapmadığı hususu açıkça tespit edilmiştir.

Bilirkişi raporunda daha sonra (s.13-21) bu örneklerin her birinde, söz konusu alıntının nasıl benim kitabımdan yapıldığı ve alıntının kaynağının nasıl gösterilmediği açıklanmaktadır. Bilirkişi raporunda somut alıntı örneklerine ilişkin yapılan bütün incelemelerde benim haklı olduğum açıkça tespit edilmiştir.

Ben bilirkişi heyetinin, raporun 13 ilâ 21’inci sayfalarında incelediği 50 örnekte, tamamıyla benim iddialarımı doğruladıktan sonra, niçin son sayfada bir paragraflık sonuç bölümünde benim aleyhime bir sonuca ulaştığını anlamış değilim. Bilirkişi raporunun 13 ilâ 21’inci sayfaları arasındaki örnekler hakkında bilirkişi değerlendirmeleri okununca sonucun benim lehime olacağı tahmin edilmektedir. Ama nedense sonuç öyle olmuyor”.

Bu ve bunun gibi değerlendirme ve eleştirilerden sonra bilirkişi raporuna itiraz dilekçemin “sonuç” kısmında şunları yazdım:

“SONUÇ

Bilirkişi raporunda vakıaların tespitine ilişkin sadece 50 adet örnek üzerinden tartışma yapılmıştır. Bu tartışma bilirkişi raporunun 13 ilâ 21’inci sayfaları arasında bulunmaktadır. Bu kısımda tartışılan istisnasız bütün örneklerde bizim iddialarımıza hak verilmiş; davalı Ramazan Çağlayan’ın bu örneklerde kaynak göstermeden alıntı yaptığı tespit edilmiştir. Kaynaksız alıntı vakıasının ispatı için 50 adet örnek yeterlidir. Zira, “kaynak göstermeksizin iktibasta bulunma” suçunun ve haksız fiilinin oluşabilmesi için kitabın bütünün kaynaksız alıntılardan oluşması şart değildir. Bilirkişi raporunun 13 ilâ 21’inci sayfalar arasında yer alan 50 adet örnek üzerinden kaynaksız alıntı yapıldığı vakıası ispatlanmıştır. Bilirkişi raporunda incelenen tek bir somut örnekte dahi davalıya hak verilmemiştir. Somut örnekler bazında yapılan tespit bu iken, bilirkişi raporunun sonuç paragrafında, bu kaynaksız alıntıların “akademik bir eleştirinin ötesine geçemez; ve hukukî sorumluluk doğurması kabul edilemez” denmesinin sebebi anlaşılamamaktadır. Bilirkişi heyeti, “akademik anlamda” alıntı şartları ile FSEK anlamında alıntı şartları arasında ayrım yapmaktadır. Oysa kaynak gösterme zorunluluğu bakımından, “akademik anlamda” alıntı kuralları ile, FSEK’in öngördüğü şartlar arasında bir fark yoktur. Gerek akademik kurallara göre, gerek FSEK’e göre alıntının belli olacak şekilde yapılması ve alıntının kaynağının gösterilmesi gerekir. Bu nedenle bilirkişi heyetinin, davalının kitabında, “konuların incelenmesi ve verilen örnekler bakımından”, “akademik anlamda” usulsüzlükler olduğunu kabul etmesi, aynı zamanda davalının kitabında FSEK, m.35’e aykırılıklar olduğu anlamına da gelir.

Bilirkişi raporunda, davalının yaptığı usûlsüz alıntıların akademik kurallara aykırı olduğunun tespit edilmesi, ama bu aykırılıkların “hukuka aykırılık” oluşturmadığının yazılması, bilirkişi heyetinin bizim iddialarımızın doğruluğunu “tevil yoluyla tespit” ettiği anlamına gelir. Bilirkişi heyeti, vakıayı tespit ediyor, vakıayı hukuka aykırılık olarak değil, akademik kurallara aykırılık olarak vasıflandırıyor. Bilirkişinin görevi vakıaların hukukî tavsifini yapmak değil, vakıaları tespit etmekten ibarettir. Bilirkişi raporunun 13 ilâ 21’inci sayfaları arasında, 50 adet örnek üzerinden davalının benim kitabımdan kaynaksız alıntı yaptığı vakıası tespit edilmiştir. Bu kaynaksız alıntıların hukuka aykırılık oluşturup oluşturmadığına, bilirkişi heyeti değil, Mahkemeniz karar verecektir” (EK-12: 16 Mayıs 2013 Tarihli Kemal Gözler’in Bilirkişi Raporuna İtiraz Dilekçesi).

17. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 22 Mayıs 2013 günü 5’inci duruşmasını yaptı ve davalı vekiline bilirkişi raporuna karşı beyanlarını sunması için süre verdi (EK-13: 22 Mayıs 2013 Tarihli Duruşma Tutanağı).

18. Karşı taraf, bilirkişi raporuna karşı beyanlarını 10 Haziran 2013 tarihli dilekçesiyle sundu.

19. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 19 Haziran 2013 günü 6’ncı duruşmasını yaptı ve “dosyanın önceki bilirkişi heyetine tevdii ile itirazları karşılayan, ayrıca raporun 13 ve devamı sayfalarındaki tespitlerle sonuç kısmının örtüşmediği de hatırlatılarak ek rapor düzenlenmesine” karar verdi (EK-14: 19 Haziran 2013 Tarihli Duruşma Tutanağı).

20. 16 Temmuz 2013 günü Bilirkişi Prof. Dr. Fadıl Yıldırım’ın Ramazan Çağlayan’ın dava konusu İdarî Yargılama Hukuku isimli kitabı hakkında şikayetim sonucunda Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü tarafından açılan bir idarî soruşturmada bilirkişi raporu düzenlediğini öğrendim. (Ramazan Çağlayan ile ilgili Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğünün bir işlemine Kırıkkale İdare Mahkemesinde açtığım iptal davasında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğünün verdiği savunma dilekçesinin kendisinde Mustafa Fadıl Yıldırım’ın idarî soruşturmasında bilirkişi olarak görevlendirildiği ve raporunu sunduğu yazılıydı).

Yani hukuk davasında bilirkişi olarak görev yapan sayın Mustafa Fadıl Yıldırım, aynı kitap hakkında daha önce Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü tarafından yürütülen ceza soruşturmasında da bilirkişilik yapmıştı! Ve bunu Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinden gizlemişti! Bu hususun belgelerini sunarak avukatım aracılığıyla itiraz ettim ve Mustafa Fadıl Yıldırım’ın bilirkişilik görevinden alınmasını talep ettim (EK-15: 16 Temmuz 2013 Fahrettin Kayhan Tarafından Sunulan Bilirkişi Ret Dilekçesi)

21. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 19 Temmuz 2013 tarihli ara kararıyla Mustafa Fadıl Yıldırım hakkında ret talebimizi kabul ederek Prof. Dr. Mustafa Fadıl Yıldırım’ı bilirkişilik görevinden aldı ve yerine Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu’nu bilirkişi olarak atadı (EK-16: 19 Temmuz 2013 Tarihli Ara Karar). Burada belirteyim ki, mahkeme, bilirkişi Mustafa Fadıl Yıldırım’ı “hâkimin reddini gerektiren sebeplerle” görevden almıştır. Mahkemenin ara kararında açıkça şöyle denmektedir: “HMK’nın 36. maddesi uyarınca bir kişinin davada bilirkişi olarak dinlenmiş olması red sebebi olduğu bu nedenle bilirkişi Mustafa Fadıl Yıldırım’ın bu dosyada bilirkişilik görevine son verilmesi gerektiği… sonucuna varılmıştır” (EK-16: 19 Temmuz 2013 Tarihli Ara Karar).

Bir Gözlem.- Bu davanın Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi huzurunda seyir hızı, Mustafa Fadıl Yıldırım’ın bilirkişilikten azledildiği bu tarihe kadar normaldir. Dava 14 Mart 2012 tarihinde açılmış ve bir yıl dört ayda, davada, cevap, cevaba cevap, ikinci cevap dilekçeleri verilmiş, bilirkişi raporu alınmış ve altı duruşma yapılmıştır. 19 Temmuz 2013 tarihli ara kararıyla Mustafa Fadıl Yıldırım’ın bilirkişilik görevinden azlinden sonra bu dava, aşağıda görüleceği gibi oldukça yavaş bir şekilde ilerlemeye ve hatta yerinde saymaya ve asıl mahkeme ve talimat mahkemesi üst üste hatalı kararlar vermeye başlamıştır.

22. 19 Temmuz 2013 tarihli ara kararı gereği, dosya, Mahkeme tarafından 23 Temmuz 2013 günü yeni bilirkişiye tevdi edildi.

23. Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu, Prof. Dr. Ender Ethem Atay ve Prof. Dr. Murat Sezginer’den oluşan bilirkişi heyeti, 20 Ağustos 2013 tarihinde “ek raporu”nu sundu. Ek raporun çoğunluk görüşü (Prof. Dr. Ender Ethem Atay ve Prof. Dr. Murat Sezginer) iki sayfa uzunluğundadır. Çoğunluk görüşünde intihal olmadığı görüşü dile getirilmektedir (Yukarıda “Ön Sorunlar” başlıklı bölümün “II” numaralı başlığı altında sebebi açıklandığı gibi, bu kitapta bilirkişi raporlarını yayınlamıyorum. Bkz. supra, s.22-26).

24. Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu’nun yazdığı 20 Ağustos 2013 tarihli muhalefet şerhi ise 14 sayfadır. Sayın Ahmet Kılıçoğlu, Ramazan Çağlayan’ın İdarî Yargılama Hukuku kitabında usûlsüz alıntılar bulunduğu sonucuna ulaşmıştır. Yukarıda “Ön Sorunlar” başlıklı bölümün “II” numaralı başlığı altında sebebi açıklandığı gibi, bu kitapta bilirkişi raporlarını yayınlamıyorum (bkz. supra, s.22-26).

25. Mahkeme, 6 Eylül 2013 tarihli ara kararıyla, 20 Ağustos 2013 günü dosyaya ibraz edilen bilirkişi raporunun “heyet olarak düzenlenilmediği tespit” etti ve “dosyanın Ahmet Kılıçoğlu ile birlikte diğer iki bilirkişi Ethem Atay ve Murat Sezginer’den oluşan bilirkişi heyetine verilerek, yeniden 28.11.2012 gün 1 nolu ara kararı doğrultusunda rapor düzenlenmesinin istenilmesine” karar verdi (EK-17: 6 Eylül 2013 Tarihli Ara Karar).

26. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 18 Eylül 2013 günü 7’nci duruşmasını yaptı ve “dosyanın bilirkişiden dönüşünün beklenmesine” karar verdi (EK-18: 18 Eylül 2013 Tarihli Duruşma Tutanağı).

27. Davalı vekili avukat M. Kaan Koçali 2013 yılının Eylül ayında “20.08.2013 tarihli bilirkişi muhalefet şerhi başlıklı raporuna karşı beyanlarımızın sunulmasından ibarettir” konulu tarihsiz bir beyan dilekçesi sunmuştur. Bu dilekçede bilirkişi Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu’nun muhalefet şerhine ilişkin beyanlar bulunmaktadır.

Bu dilekçenin ekinde ayrıca davalının İdarî Yargılama Hukuku isimli kitabı hakkında YÖK’ün yürüttüğü etik soruşturma nedeniyle Ramazan Çağlayan’ın YÖK’e sunduğu 80 sayfa uzunluğunda tarihsiz savunma dilekçesi ve yine aynı kitap hakkında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğünün yürüttüğü soruşturmada alınmış Prof. Dr. M. Fadıl Yıldırım, Prof. Dr. İlhami Sığırcı ve Doç. Dr. İlhan Üzülmez imzalı 69 sayfa uzunluğunda 8 Ocak 2013 tarihli bilirkişi raporu ve Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Disiplin Kurulunun 23 Ocak 2013 tarih ve 2013/02 sayılı Ramazan Çağlayan hakkında “soruşturma açılmasına gerek olmadığı kararı”, Doç. Dr. Mehmet Emin Bilge’nin beş sayfa uzunluğunda 18 Ocak 2013 tarihli “İnceleme Raporu” mahkemeye sunulmuştur.

28. Davalı vekili tarafından sunulan bu beyan dilekçesi ve ekleriyle ilgili olarak ben de 23 Eylül 2013 tarihli bir beyan dilekçesi sundum (EK-19: 23 Eylül 2013 Tarihli Beyan Dilekçem). Bu dilekçede karşı tarafın sunduğu Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Disiplin Kurulunun aldığı “soruşturma açılmamasına gerek olmadığı” kararının iptali için Kırıkkale İdare Mahkemesinde iptal davası açtığımı ve davamın bu Mahkemede E.2013/319 sayılı dosyada görülmekte olduğunu bildirdim.

Ayrıca davalı vekilinin dilekçesinin ekinde sunulan Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı tarafından yürütülen soruşturmada alınan bilirkişi raporunu hazırlayan heyetten Prof. Dr. M. Fadıl Yıldırım’ın zaten bilirkişilikten ret sebebi dolayısıyla Mahkeme tarafından görevinden alındığını, Doç. Dr. İlhan Üzülmez’in uzmanlık alanının ceza hukuku olduğunu ve Ramazan Çağlayan ile birlikte Başbakanlık Bilgi Edinme ve Değerlendirme Üst Kurulunda üye olarak görev yaptığını [7] ve keza Prof. Dr. M. Fadıl Yıldırım ve Doç. Dr. İlhan Üzülmez’in davalı Ramazan Çağlayan ile birlikte aynı hukuk bürosunda danışman olarak çalıştıklarını [8], Prof. Dr. İlhami Sığırcı’nın ise zaten davalıyla aynı üniversitede çalıştığını beyan ettim ve söz konusu dilekçemde bunların delillerini sundum (EK-19: 23 Eylül 2013 Tarihli Beyan Dilekçem).

29. Ancak Ethem Atay, Murat Sezginer ve Ahmet Kılıçoğlu’ndan oluşan bilirkişi heyeti, heyet olarak bir rapor mahkemeye sunamadılar. Dosyada sadece Ahmet M. Kılıçoğlu imzalı 21 Ekim 2013 tarihli bir bilirkişi raporu vardır.

30. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 6 Kasım 2013 günü 8’inci duruşmasını yaptı. Mahkeme bu duruşmada

“… anılan birinci raporda 13. ve devamı sayfalardaki tespitlerin raporun sonuç kısmındaki çıkarımlarla örtüşmediği, yeni bilirkişinin katılımı ile düzenlenen son raporda ortak görüş beyan edilmediği gibi önceki rapora yenilik, özellikle mahkememizin istem konusunun karşılanmadığı, düzenlenen rapor içeriklerinin kapsamına göre var olan görüş farklılıklarının bir ek rapor ile veya sözlü muhakeme ile giderilmesine de olanak olmadığı bu sebeple de yeni bir inceleme yapılmasının zorunlu bulunduğu anlaşıldığından Ankara’da bulunan hukuk fakültelerinden Fransızca diline hâkim idari hukuk konusunda bilirkişilik yapabilecek öğretim üyesi kişilerin duruşma arasında tespiti için müzekkereler yazılmasına, taraf vekillerini de bu konuda beyanda bulunurlarsa bu konunun dikkate alınmasına”

karar verdi (EK-20: 6 Kasım 2013 Tarihli Duruşma Tutanağı).

Bir Gözlem.- Mahkemenin, şimdi değil, işin başında, yani bir yıl önceki ön inceleme duruşmasında, bu davada görev yapabilecek muhtemel bilirkişilerin isimlerini tespit etmek amacıyla Ankara’daki bütün hukuk fakültelerine yazı yazması ve taraflara bilirkişiler hakkında beyanda bulunmalarına imkân tanıması uygun olurdu.

31. 6 Kasım 2013 tarihli duruşmada, vekilim Fahrettin Kayhan, bilirkişi raporundaki çelişkilerin ek rapor yoluyla giderilmediğini hatırlattıktan sonra, çelişkinin ek raporla giderilmesi yerine “bilirkişilerin duruşmaya davet edilmesini” ve HMK, m.152/1 uyarınca duruşmada bilirkişilere soru sorulmasına izin verilmesini talep etmiştir. Ne var ki Mahkeme 6 Kasım 2013 tarihli duruşmada avukatımın talebini, “düzenlenen rapor içeriklerinin kapsamına göre var olan görüş farklılıklarının bir ek rapor ile veya sözlü muhakeme ile giderilmesine de olanak olmadığı bu sebeple de yeni bir inceleme yapılmasının zorunlu bulunduğu” gerekçesiyle reddine karar vermiştir (EK-20: 6 Kasım 2013 Tarihli Duruşma Tutanağı).

Eleştiri 3.- Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, vekilimin bu talebini kabul etseydi, yani raporlarında çelişki olan bilirkişileri izleyen duruşmaya davet edip, duruşmada bilirkişi raporundaki çelişkilerin giderilmesi amacıyla sorular sorulmasını kabul etseydi, bu dava, benim lehime veya aleyhime izleyen duruşmada karara bağlanabilirdi.

31. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, Ankara’daki hukuk fakültelerine bilirkişi tespiti amacıyla müzekkereler yazdı. Mahkemenin 6 Aralık 2013 tarihli ara kararından Ankara’daki hukuk fakültelerinin Mahkemenin aradığı şartları yerine getiren (Fransızca diline hâkim idari hukuk konusunda bilirkişilik yapabilecek öğretim üyesi) öğretim üyesi olarak şu öğretim üyelerini bildirdiği anlaşılmaktadır:

“Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Y. Doç. Dr. Özge Okay Tekinsoy,

A.Ü Siyasal Bilgiler Fakültesi - Prof. Dr. Onur Karahanoğulları,

Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Yrd. Doç. Dr. Eser Us,

Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Prof. Dr. Turgut Tan ve Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu.”

Mahkeme, 6 Aralık 2013 tarihli ara kararıyla “kararın taraf vekillerine tebliği ile yukarıda isimleri yazılı bilirkişiler hakkında görüşlerini mahkememize bildirmeleri için süre verilmesine” karar verdi (EK-21: 6 Aralık 2013 Tarihli Ara Karar).

32. Vekilim Fahrettin Kayhan, 9 Ocak 2014 tarihinde sunduğu “Bilirkişi Seçimi Hakkında Beyanlar” başlıklı dilekçesiyle üniversiteler tarafından gönderilen bütün öğretim üyelerinin (Turgut Tan, Tekin Akıllıoğlu, Onur Karahanoğulları, Özge Okay Tekinsoy ve Eser Us) gerekli şartları (Fransızca bilme ve idare hukuk öğretim üyesi olma) taşıdığını ve bilirkişi olarak seçilmelerine bir itirazımızın olmadığını beyan etti (EK-22: Fahrettin Kayhan’ın 7 Ocak 2014 Tarihli Dilekçesi (Havale Tarihi: 12 Ocak 2014’tür).

33. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 15 Ocak 2014 tarihinde 9’uncu duruşmasını yaptı ve “dosyanın safahat itibariyle bilirkişi seçimine hazır hale geldiği anlaşıldığından duruşma arasında bilirkişi seçiminin yapılmasına” karar verdi (EK-23: 15 Ocak 2014 Tarihli Duruşma Tutanağı).

34. Ben, üniversitelerden gelen cevaplarda ismi belirtilen beş öğretim üyesi (Turgut Tan, Tekin Akıllıoğlu, Onur Karahanoğulları, Özge Okay Tekinsoy ve Eser Us) arasından seçim yapılmasını beklerken, Mahkeme, beni şaşırtan bir şekilde, 3 Şubat 2014 tarihinde bilirkişi olarak Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu, Prof. Dr. Bahtiyar Akyılmaz ve Prof. Dr. Mustafa Ateş’i bilirkişi olarak seçti (EK-24: 3 Şubat 2014 Tarihli Bilirkişi Seçim Tutanağı).

Eleştiri 4.- Prof. Dr. Bahtiyar Akyılmaz’ın bilirkişi olarak görevlendirilmesi bizatihi Mahkemenin 6 Kasım 2013 tarihli duruşmada aldığı ara karara aykırıydı. Zira sayın Prof. Dr. Bahtiyar Akyılmaz’ın yabancı dili Fransızca değildi; dolayısıyla Mahkemenin ara kararındaki “Fransızca diline hâkim olma” şartını yerine getirmiyordu. Zaten Mahkemenin yazdığı müzekkerelere hukuk fakültelerinden gönderilen cevap yazılarında da Prof. Dr. Bahtiyar Akyılmaz’ın adı geçmiyordu.

Mahkemenin, kendi kararına aykırı olarak ve fakültelerden gelen yazılarda ismi geçmiyor olmasına rağmen Prof. Dr. Bahtiyar Akyılmaz’ı bu davada bilirkişi olarak seçmesinin sebebi anlaşılamamıştır. (Ayrıca belirtelim ki, sayın Bahtiyar Akyılmaz, Ramazan Çağlayan’ın doçentlik jürisinde bulunan öğretim üyelerinden biri idi).

Oysa bu davada Mahkemenin 6 Aralık 2013 tarihli ara kararında isimleri Ankara’daki üniversiteler tarafından bildirildiği anlaşılan Prof. Dr. Turgut Tan, Prof. Dr. Onur Karahanoğulları, Yrd. Doç. Dr. Özge Okay Tekinsoy ve Yrd. Doç. Dr. Eser Us bilirkişi olarak seçilebilirdi. Benim bu isimlerin bilirkişi olarak seçilmesine bir itirazım olmamıştır (Bkz. EK-22: Fahrettin Kayhan’ın 7 Ocak 2014 Tarihli Beyan Dilekçesi [Havale Tarihi 12 Ocak 2014’tür]). Bu isimlerin bilirkişi olarak seçilmesi, bizzat Mahkemenin 6 Kasım 2013 tarihli duruşmada verdiği ara kararda belirttiği ölçütlere (Fransızca bilme ve idare hukuku uzmanı olma) uygun idi.

Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, bu isimleri neden bilirkişi olarak seçmediğini açıklamamıştır.

35. Sayın Bahtiyar Akyılmaz’ın bilirkişi olarak seçilmesine vekilim Avukat Fahrettin Kayhan’ın 17 Şubat 2014 tarihli dilekçesiyle şu iki sebeple itiraz ettik: (a) Bahtiyar Akyılmaz, Mahkemenin ara kararında belirtilen “Fransızca diline hâkim olma” şartını yerine getirmiyordu. (b) Bahtiyar Akyılmaz, geçmişte davalı Ramazan Çağlayan’ın doçentlik jürisinde görev yapmıştı (EK-25: 17 Şubat 2014 Tarihli Fahrettin Kayhan’ın Bilirkişi Seçimine İtiraz Dilekçesi).

36. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, vekilimin itirazına hak vererek, 27 Şubat 2014 tarihli ara kararıyla Prof. Dr. Bahtiyar Akyılmaz’ın bilirkişi olarak görevlendirilmesinden vazgeçilmesine karar vermiştir (EK-26: 27 Şubat 2014 Tarihli Ara Kararı).

37. Mahkeme tarafından bilirkişi olarak görevlendirilen Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu ve Prof. Dr. Mustafa Ateş’in bizzat kendileri bilirkişilik görevinden aflarını istemiştir. Mahkeme, 27 Şubat 2014 tarihli ara kararıyla Tekin Akıllıoğlu ve Mustafa Ateş’in de bilirkişi olarak görevlendirilmesinden vazgeçilmesine karar vermiştir (EK-26: 27 Şubat 2014 Tarihli Ara Kararı).

Mahkeme tarafından bilirkişi olarak görevlendirilen Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu ve Prof. Dr. Mustafa Ateş’in bilirkişilikten çekilme dilekçelerini ben UYAP’taki dosyada bulamadım. Mahkemenin 27 Şubat 2014 tarihli ara kararında (EK-26) belirtildiğine göre sayın Tekin Akıllıoğlu, “Fikrî ve Sınaî Haklar konusunda en ufak bir çalışması bulunmadığını ve bu nedenle bilirkişilik görevinden affını istemiştir”.

Eleştiri 5.- Kanımızca Mahkemenin profesör Tekin Akıllıoğlu’nun bu talebini reddetmesi gerekirdi. Sayın hocamız Tekin Akıllıoğlu’nun bilirkişilikten çekilme talebi yerinde değildi; çünkü Mahkeme, Tekin Akıllıoğlu’nu “fikrî ve sınaî haklar uzmanı” sıfatıyla değil, “Fransızca bilen idare hukuku profesörü” sıfatıyla bilirkişi olarak seçmişti. Yapacağı bilirkişilik, zaten FSEK’in uygulanmasına ilişkin değil, dava konusu idare hukuku kitaplarındaki davacının ve davalının paragrafları ve keza bunların kaynağı olan Fransızca paragraflar hakkındadır. Bu paragraflar arasında benzerlik bulunup bulunmadığı ise hâliyle Fransızca bilen bir idare hukuku profesörü tarafından tespit edilebilirdi. Fransızca bilen kıdemli bir idare hukuku profesörü olarak sayın Tekin Akıllıoğlu hocamız bu davada mükemmel bir bilirkişi olurdu.

Bu davada bilirkişi görevinden kendi isteğiyle çekilen ilk bilirkişi Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu’dur; ama son çekilen bilirkişi o olmamıştır. Aşağıda görüleceği gibi daha pek çok (özellikle Fransızca bilen) idare hukuku öğretim üyesi asıl mahkeme ve talimat mahkemesi tarafından görevlendirilmelerine rağmen bilirkişilik görevinden, kanımca ikna edici olmayan sebeplerle çekilme talebinde bulunmuşlardır. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi (ve keza İstanbul’daki talimat mahkemesi de) bilirkişilikten çekilme taleplerini hep kabul etmiştir. Bu nedenle, sayın Tekin Akıllıoğlu’na hasretmeksizin, bu davada Mahkeme tarafından görevlendirildiği hâlde çekilen bilirkişilerin hepsine ilişkin aşağıda Kutu 1.2’de yer alan hususları genel olarak söylemek isterim:

KUTU 1.2: BİLİRKİŞİLERİN BİLİRKİŞİLİKTEN ÇEKİLME MESELESİ
Bilindiği gibi hukukumuzda bilirkişilik, zorunludur. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 270’inci maddesine göre “bilgisine başvurulacak konuyu bilmeksizin, meslek veya zanaatlarını icra etmesine olanak bulunmayanlar” ve “bilgisine başvurulacak konu hakkında, meslek veya sanat icrasına resmen yetkili kılınmış olanlar”, “ancak tanıklıktan çekinme sebeplerine veya mahkemece kabul edilebilir diğer bir sebebe dayanarak, bilirkişilikten çekinebilirler”. Aynı Kanunun 272’nci maddesine göre “hâkimler hakkındaki yasaklılık ve ret sebepleriyle ilgili kurallar, bilirkişiler bakımından da uygulanır”. Dolayısıyla “hâkimler hakkındaki yasaklılık veya ret sebeplerinden biri, bilirkişinin şahsında gerçekleşmişse…, bilirkişi de mahkemeden, görevden alınma talebinde bulunabilir”.
Bu ihtimaller dışında mahkeme tarafından bilirkişi olarak seçilen kişiler (isterse liste dışından seçilmiş bilirkişi olsunlar), bilirkişilik yapmak zorundadırlar. Bunda da yanlış bir şey yoktur. Nasıl tanığa tanıklıktan çekilme hakkı tanınması adaletin tecellisine engel olursa, bilirkişilere de bilirkişilikten çekilme hakkı tanınması adaletin tecellisine engel olur.
Benim davamın ilk derece safhasında toplam 12 (oniki) bilirkişi çekilme talebinde bulunmuş, 12’sinin de çekilme talepleri mahkemeler tarafından, ileri sürdükleri sebeplerin belgelendirilmesi dahi istenmeksizin kabul edilmiştir.
Benim davamda bilirkişilikten çekilen bilirkişilerden hiçbiri için tanıklıktan çekilme sebebi, benim bildiğim kadarıyla yoktu. Bunlar, çekilme sebebi olarak dilekçelerinde, “sağlık sebebi”, “işlerinin yoğunluğu” gibi sebepler ileri sürmüşler; asıl Mahkeme ve keza talimat Mahkemesi de bu sebeplerin gerçekliğini araştırmadan hep bilirkişilikten çekilme taleplerini kabul etmiştir.
Bilirkişilikten çekilme talebinde bulunanların önemli bir kısmı Fransızca bilen idare hukuku öğretim üyeleridir. Örneğin Tekin Akıllıoğlu, Aydın Gülan, Hasan Nuri Yaşar, Özge Aksoylu, Çağla Tansuğ böyledir. Bu sayın öğretim üyeleri, bu davada mükemmel olarak bilirkişilik yapabilecek kişilerdi. Ancak bilirkişilik yapmak istememişler, çeşitli sebepler ileri sürerek çekilme talebinde bulunmuşlar ve mahkemeler de bunların çekilme taleplerini kabul etmişlerdir. Oysa asıl Mahkeme ve talimat Mahkemesi ortada hâkimlikten ret veya tanıklıktan çekilmeyi gerektiren bir sebep olmadığı gerekçesiyle bu bilirkişilerin çekilme taleplerini reddedebilirdi.
Bu davanın uzamasında ve hatta istinaf safhasında bilirkişilik görevinin Fransızca bilmeyen bir emekli bir askeri hâkimin üzerine kalmasında Fransızca bilen idare hukuku öğretim üyelerinin payının olduğunu düşünüyorum. Hâliyle bu öğretim üyelerinin çekilme taleplerini mahkemeler kabul etmeyebilirdi.
Fransızca bilen bunca hukuk profesörünün bilirkişilik görevinden kaçındığı yerde, bu davanın, istinaf safhasında, Fransızca bilmeyen ve “öğretim üyesi” de olmayan emekli bir askeri hâkimin bilirkişi raporuyla karara bağlanması şaşırtıcı değildir. Bu davanın uzun sürmesinin ve istinaf aşamasında Fransızca bilmeyen hukukçu bilirkişilerin düzenledikleri bilirkişi raporuna dayanılarak reddedilmesi, eğer eleştirilebilir bir şey ise, bu eleştirilerin muhatabı sadece hâkimler değil, aynı zamanda bilirkişilik görevinden kaçınan sayın idare hukuku öğretim üyelerimizdir.
Ben bunun gibi sekiz hukuk davası açtım. Cumhuriyet savcılıklarına da dokuz ayrı şikayet dilekçesi verdim. Bunların üçünde de dava açıldı. Gerek hukuk, gerekse ceza davalarında mahkemeler üçer kişilik bilirkişi heyeti oluşturmaya çalıştılar. Cumhuriyet savcıları da takipsizlik kararı vermeden veya iddianame düzenlemeden önce en azından bir öğretim üyesinden bilirkişi raporu almaya çalıştı. Bu süreçte 30’dan fazla öğretim üyesinin bilirkişi olarak seçilmesi söz konusu oldu. Kaçmadan bilirkişilik görevini hakkıyla yapan az sayıdaki öğretim üyesi olmuştur; ama maalesef, seçilen sayın bilirkişilerin ezici çoğunluğu, bilirkişilik görevinden çekilme başvurusunda bulundular.
İlave etmek isterim ki, YÖK’ün yürüttüğü şikayetçisi olduğum etik ihlâl soruşturmalarında da bilirkişilikten kaçınma sorununa şahit oldum. Şikayetçisi olduğum soruşturmalarda YÖK tarafından toplamda 20’den fazla hukuk profesörü bilirkişi olarak görevlendirildi. Görevlendirilenlerin ezici çoğunluğu, bence pek de inandırıcı olmayan sebeplerle bilirkişilik görevinden çekildiler. Görevden çekilen profesörleri burada isim isim sayabilirim. Ama idarî soruşturmaların gizliliği prensibi nedeniyle, burada bu konuda daha fazla bilgi vermeyi uygun görmüyorum. Öğretim üyelerinin etik ihlâl soruşturmalarında bilirkişi görevinden kaçındıkları yerde, bilim ve yayın etiği nasıl gerçekleşecek? Bu konuda YÖK’ün de hataları olmuştur. Ancak bu konudaki tüm sorumluluk YÖK’ün üzerine yıkılamaz. YÖK inandırıcı bulmadığı bazı bilirkişilik görevinden çekilme taleplerini kabul etmemiş, ilgili bilirkişilerden ısrarla rapor istemiştir. Buna rağmen rapor düzenlemeyen bilirkişiler olmuştur. Zaten rapor düzenleyen bilirkişilerin önemli bir kısmının raporları da somut usûlsüz alıntı iddialarını örnek bazında tartışmayan, yasak savma kabilinden hazırlanmış birkaç sayfalık raporlardır. Burada görevini hakkıyla yapan birkaç profesörü tenzih ederim.
Burada genel olarak belirtmek isterim ki, usûlsüz alıntı veya bilim etiği konusu birinci derecede üniversite öğretim üyeleri camiasının bir sorunudur. Öğretim üyelerinin çoğunluğunun bu sorun karşısında sessiz kalmayı tercih ettikleri ve hatta bu sorunu çözmek üzere görevlendirildiklerinde de bu görevden kaçındıkları bir ülkede usûlsüz alıntı sorununun önüne geçilemez; bilim etiği de sağlanamaz.

38. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 27 Şubat 2014 tarihli ara kararıyla bilirkişi bulunması için TOBB Üniversitesi Hukuk Fakültesine ve Ufuk Üniversitesi Hukuk Fakültesine müzekkere yazılmasına karar vermiştir (EK-26: 27 Şubat 2014 Tarihli Ara Kararı).

Eleştiri 6.- Oysa yukarıda açıklandığı gibi, daha önce, üniversitelerden Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu dışında, Fransızca bilen dört idare hukuku öğretim üyesinin ismi (Prof. Dr. Turgut Tan, Prof. Dr. Onur Karahanoğulları, Yrd. Doç. Dr. Özge Okay Tekinsoy ve Yrd. Doç. Dr. Eser Us) de bildirilmişti. Mahkemenin bu dört öğretim üyesi arasında seçim yapmamasının ve TOBB Üniversitesi Hukuk Fakültesine ve Ufuk Üniversitesi Hukuk Fakültesine müzekkere yazmasının sebebi anlaşılamamaktadır. Neden Turgut Tan, Onur Karahano-ğulları, Özge Okay Tekinsoy ve Eser Us’un bilirkişi olarak seçilmediğine ilişkin 27 Şubat 2014, 26 Mart 2014 ve 21 Mayıs 2014 tarihli duruşma tutanaklarında yapılan bir açıklama yoktur.

39. Mahkeme, 26 Mart 2014 tarihinde 10’uncu duruşmasını yapmış ve duruşmanın 21 Mayıs 2014 tarihine bırakılmasına karar vermiştir (EK-27: 26 Mart 2014 Tarihli Duruşma Tutanağı).

40. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 21 Mayıs 2014 tarihinde 11’inci duruşmasını yaptı. Ankara’da hukuk fakültelerinden (TOBB Üniversitesi ve Ufuk Üniversitesi Hukuk Fakültelerinden) bilirkişi ismi bildirilmediğini tespit etti ve

“Ankara’da yargılama konusu uyuşmazlıkla ilgili bilirkişilik yapabilecek kişilerin tespit edilememesi sebebiyle İstanbul Nöbetçi Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine talimat yazılmasına, mahkemeleri tarafından komisyon bilirkişi listesinde yoksa bilirkişi listesi dışında resen iki Fransızca diline hâkim öğretim üyesi bilirkişi, bir de fikri haklar konusunda uzman bilirkişinin seçilmesi, … davacının 2003 tarihli İdare Hukuku isimli mahsülünün eser olup olmadığı, davalının 2011 tarihli idari yargılama hukuku isimli mahsülünün eser olup olmadığı, davacının iddiasının konusu olan 276 başlık altındaki metinlerin incelenerek bunların davacının eserinden usulüne uygun kaynak gösterilmeksizin alınmış kabul edilip edilemeyeceği, her bir iddia ile ilgili karşılaştırılmalı, iddia ve savunmalarda başka kaynaklara yönelik atıflar da gözetilerek bunun usulsuz iktibas veya intihal olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, şayet bir ihlal var ise, davacının hangi mali ve manevi haklarının ihlal edilmiş olduğu ve bundan dolayı ne kadar telif tazminatı isteme hakkının bulunduğu hususlarında mütalaa alınmasına”

karar verdi (EK-28: 21 Mayıs 2014 tarihli Duruşma Tutanağı).

Mahkeme, 21 Mayıs 2014 tarihli duruşmasında “Ankara’da yargılama konusu uyuşmazlıkla ilgili bilirkişilik yapabilecek kişilerin tespit edilememesi sebebiyle”, yani bu davada bilirkişilik yapacak öğretim üyelerinin (yani Fransızca bilen idare hukuku öğretim üyelerinin) tespit edilememesi gerekçesiyle İstanbul’dan bilirkişi seçimi için İstanbul Nöbetçi Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine talimat yazılmasına karar verdi.

Eleştiri 7.- Burada altını çizerek belirtmek isterim ki, Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin “Ankara’da yargılama konusu uyuşmazlıkla ilgili bilirkişilik yapabilecek kişilerin tespit edilememesi sebebi” maddî vakıa olarak doğru değildir. Çünkü, bizzat Mahkemenin 6 Aralık 2013 tarihli ara kararında (EK-21) belirtildiği gibi Ankara’daki üniversitelerden Mahkemeye bu davada bilirkişilik yapabilecek (yani Fransızca bilen idare hukuku öğretim üyesi) öğretim üyeleri olarak Prof. Dr. Turgut Tan, Prof. Dr. Onur Karahanoğulları, Yrd. Doç. Dr. Özge Okay Tekinsoy ve Yrd. Doç. Dr. Eser Us’un isimleri bildirilmiştir. Bu öğretim üyeleri Ankara’da görev yapmaktadır, Fransızca bilmektedirler ve idare hukuku uzmanıdırlar. Dolayısıyla Mahkemenin Ankara’da bilirkişi bulunamadığı için İstanbul’a yazıldığı gerekçesi maddî vakıa olarak doğru değildir.

Mahkemenin bu isimleri neden bilirkişi olarak görevlendirmediği hususu, Mahkemenin 6 Aralık 2013 tarihli ara kararında (EK-21), 15 Ocak 2014 tarihli duruşma tutanağında [EK-23], 26 Mart 2014 tarihli duruşma tutanağında [EK-27] ve İstanbul’a talimat yazılması kararının verildiği 21 Mayıs 2014 tarihli Duruşma Tutanağında [EK-28]) açıklanmamıştır.

Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin Ankara’da bilirkişilik yapabilecek Fransızca bilen idare hukuku öğretim üyeleri olmasına rağmen, bu öğretim üyeleri arasından bilirkişi seçmeyip, İstanbul’dan bilirkişi seçilmesi için İstanbul Nöbetçi Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine talimat yazması bir hataydı. Hataydı çünkü, aşağıda ayrıntılarıyla gösterileceği gibi İstanbul’da da bu dava için bilirkişi seçilememiştir.

Neticede İstanbul’dan bilirkişi bulunması teşebbüsü nedeniyle bu dava, aşağıda ayrıntılarıyla gösterileceği üzere, yok yere tam bir yıl dokuz ay gecikmiştir. Dosya İstanbul’da bu süre boyunca kalmış ve bir ilerleme sağlanamadıktan sonra, Ankara Mahkemesi dosyayı geri istemiş ve Ankara’da bilirkişi seçme teşebbüsüne tekrar başlamıştır. Dava böylece 2015 yılının Mayıs ayında kaldığı yere dönmüştür.

41. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 27 Mayıs 2014 tarihinde İstanbul Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesine talimat yazısı yazdı ve dosyayı İstanbul’a gönderdi (EK-29: 27 Mayıs 2014 Tarihli Talimat Yazısı).

42. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 16 Temmuz 2014 tarihinde 12’nci duruşmasını yaptı. İstanbul’a yazılan talimata cevabın gelmediğini tespit edip, talimata cevabın beklenilmesine ve bu nedenle duruşmanın ertelenmesine karar verdi (EK-30: 16 Temmuz 2014 Tarihli Duruşma Tutanağı).

43. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 5 Kasım 2014 tarihinde 13’üncü duruşmasını yaptı. İstanbul’a yazılan talimata cevabın gelmediğini tespit edip, talimata cevabın beklenilmesine ve bu nedenle duruşmanın ertelenmesine karar verdi (EK-31: 5 Kasım 2014 Tarihli Duruşma Tutanağı).

44. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 21 Ocak 2015 tarihinde 14’üncü duruşmasını yaptı. İstanbul’a yazılan talimata cevabın gelmediğini tespit edip, talimat akıbetinin sorulmasına ve bu nedenle duruşmanın ertelenmesine karar verdi (EK-32: 21 Ocak 2015 Tarihli Duruşma Tutanağı).

45. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 4 Mart 2015 tarihinde 15’inci duruşmasını yaptı. Duruşma tutanağı, diğer duruşma tutanakları gibi şöyle:

“Dosyanın talimat mahkemesinden dönmediği görüldü, talimatın beklenilmesine, akıbeti için yeniden yazı yazılmasına, bu nedenle duruşmanın 14.05.2015 günü saat 11.30’a bırakılmasına karar verildi” (EK-33: 4 Mart 2015 tarihli Duruşma Tutanağı).

46. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 14 Mayıs 2015 tarihinde 16’ncı duruşmasını yaptı. Duruşma tutanağı yine aynı: “Yazılan talimata cevap yok. Yazılan talimatın akıbetinin sorulmasına, bu nedenle duruşmanın 01.07.2015 günü saat 09.50’ye bırakılmasına karar verildi” (EK-34: 14 Mayıs 2015 Tarihli Duruşma Tutanağı).

47. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 1 Temmuz 2015 tarihinde 17’nci duruşmasını yaptı. Duruşma tutanağı yine aynı:

“Yazılan talimata cevap yok. İstanbul’a müzekkere yazılarak, talimatın gönderildiğinden bu yana bir yıllık süre geçtiği gözetilerek çabuklaştırılmasının istenilmesine, yazılan talimatın beklenilmesine, bu nedenle duruşmanın 21.10.2015 günü saat 09.35’e bırakılmasına karar verildi” (EK-35: 1 Temmuz 2015 Tarihli Duruşma Tutanağı).

48. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 21 Ekim 2015 tarihinde 18’inci duruşmasını yaptı. Duruşma tutanağı yine aynı:

“İstanbul’a yazılan talimata cevap yok. İstanbul'a yazılan talimat sonucunun beklenilmesine, bu nedenle duruşmanın 09.12.2015 günü saat 09.30’a bırakılmasına karar verildi” (EK-36: 21 Ekim 2015 Tarihli Duruşma Tutanağı).

49. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 9 Aralık 2015 tarihinde 19’uncu duruşmasını yaptı. Duruşma tutanağı yine aynı:

“Yazılan talimata cevap yok. Yazılan talimatın dönüşünün beklenilmesine, akıbeti için anılan mahkemeye müzekkere yazılmasına, bu nedenle duruşmanın 03.02.2016 günü saat 10.05’e bırakılmasına karar verildi” (EK-37: 9 Aralık 2015 Tarihli Duruşma Tutanağı).

50. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 3 Şubat 2016 tarihinde 20’nci duruşmasını yaptı. Duruşma tutanağı yine aynı:

“İstanbul'a yazılan talimata cevap yok. İstanbul'a yazılan talimat sonucunun beklenilmesine, bu nedenle duruşmanın 16.03.2016 günü saat 10.00’a bırakılmasına karar verildi” (EK-38: 3 Şubat 2016 Tarihli Duruşma Tutanağı).

51. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 26 Ocak 2016 tarihli kararı ile talimatın bila ikmal iadesine kara vermiş ve bu karar uyarınca dosya 8 Şubat 2016 tarihinde Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine bilâ ikmâl iade edilmiştir (EK-39: İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 26 Ocak 2016 Tarihli Talimat İade Kararı).

Eleştiri 8.- Talimat evrakı, İstanbul Mahkemesi tarafından Ankara Mahkemesi 8 Şubat 2016 tarihinde bilâ ikmâl iade edilince, dava, İstanbul’a talimat yazılmasına karar verdiği 21 Mayıs 2014 tarihli duruşmasındaki hâline geri dönmüştür. Dosyada hiçbir ilerleme olmaksızın tam bir yıl dokuz geçmiştir. Bu süre içinde Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi toplam 11 duruşma yapmıştır. Bu duruşmalar boşu boşuna yapılmıştır. Bütün duruşma tutanakları, yukarıda örnekleri görüldüğü gibi, standart şu cümleden ibaret:

“Dosyanın talimat mahkemesinden dönmediği görüldü, talimatın beklenilmesine, akıbeti için yeniden yazı yazılmasına, bu nedenle duruşmanın … günü saat … bırakılmasına karar verildi”.

Benim hak arama hürriyetim bu süre içinde geciktirildi. Sadece benim hakkım zarara uğramadı, ülkenin emeği israf edildi. Bu 11 duruşmaya bir hâkim, iki avukat, bir zabıt katibi ve bir mübaşir katıldı. Bir hiç uğruna beş kişi bir yıl dokuz ay boyunca bir araya gelerek duruşma yaptılar!

Yukarıda açıklamıştım. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin bilirkişi seçimi için İstanbul Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine talimat yazması hataydı. Bu hata nedeniyle bir yıl dokuz ay heba olmuş ve dosya talimat yazılmasına karar verildiği duruşmadaki hâline geri dönmüştür.

Şüphesiz Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin İstanbul Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine talimat yazması hukuka aykırı değildir. Keza davanın bir yıl dokuz ay gecikmesinin tek sorumlusunun Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi olduğu da iddia edilemez. Çünkü talimattan sonra, talimatı alan İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, üzerine düşen işleri zamanında ve hakkıyla yapıp, bilirkişi raporu temin edip, dosyayı zamanında Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine gönderebilirdi.

Ama aşağıda görüldüğü gibi gönderememiştir. Keza Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin talimat yazısından sonra dosyayı takip etmediği, sürüncemede bıraktığı da söylenemez. Mahkeme bu sürede (21 Mayıs 2014 ile 24 Şubat 2016 tarihleri arasında) boşu boşuna da olsa tam 11 adet duruşma yapmıştır. Keza bu süre içinde Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine tam beş adet müzekkere (23 Ocak 2015, 5 Mart 2015, 14 Mayıs 2015, 1 Temmuz 2015 ve 15 Eylül 2015 tarihli müzekkereler) yazıp “talimatın akıbetinin bildirilmesini” istemiştir.

Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin dosyayı İstanbul göndererek hukuken bir kusur işlediği belki söylenemez; ama Mahkemenin bu gönderme işlemi yerindelik açısından eleştirilebilir. Bu gönderme yüzünden dava bir yıl dokuz ay süreyle yerinde saymıştır ve bir sürü emek ve zaman heba olmuştur. Hâkimler, sadece yargılamanın hukuka uygunluğundan değil, aynı zamanda yargılamanın performansından da sorumludurlar.

B. İSTANBUL 1. FİKRÎ VE SINAÎ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİNİN ÖNÜNDEKİ DÖNEM (TALİMAT DÖNEMİ) (2014/18 TALİMAT DOSYASI) (21 MAYIS 2014-8 ŞUBAT 2016)

52. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 21 Mayıs 2014 tarihli duruşmada, bilirkişi seçimi için dosyanın İstanbul’a gönderilmesine karar verdi (EK-28: 21 Mayıs 2014 tarihli Duruşma Tutanağı). 27 Mayıs 2014 tarihinde dosya talimat yazısıyla (EK-29) (bu yazıya 21 Mayıs 2014 tarihli duruşma tutanağı da eklenerek) İstanbul Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine gönderdi. Ankara Mahkemesinin talimat yazısına göre İstanbul Mahkemesine verilen görev şudur:

“Mahkemeniz tarafından komisyon bilirkişi listesinde dosyada gerekli konuda görev alabilecek bilirkişi yok ise komisyon bilirkişi listesi dışından resen iki Fransızca diline hâkim idare hukuku öğretim üyesi bilirkişi, bir de fikri haklar konusunda uzman bilirkişinin seçilmesi,

Bilirkişilerin seçiminden sonra taraf vekillerine tebliğ edilmesi,

(…)

Bilirkişilere dosyanın tevdi,

Davacının 2003 tarihli İdare Hukuku isimli mahsulünün eser olup olmadığı,

Davalının 2011 tarihli idari yargılama hukuku isimli mahsulünün eser olup olmadığı,

Davacının iddiasının konusu olan 276 başlık altındaki metinlerin incelenerek bunların davacının eserinden usulüne uygun kaynak gösterilmeksizin alınmış kabul edilip edilemeyeceği,

Her bir iddia ile ilgili karşılaştırılmalı, iddia ve savunmalarda başka kaynaklara yönelik atıflar da gözetilerek bunun usulsuz iktibas veya intihal olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği,

Şayet bir ihlal var ise, davacının hangi mali ve manevi haklarının ihlal edilmiş olduğu ve bundan dolayı ne kadar telif tazminatı isteme hakkının bulunduğu hususlarında mütalaa alınması…” (EK-29: 27 Mayıs 2014 Tarihli Talimat Gönderme Yazısı).

53. Talimat, İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine tevzi edildi ve dosya bu Mahkemede “2014/18 Talimat Dosyası” olarak kaydedildi. Açıklamalarımıza geçmeden önce belirtelim ki bu mahkemenin o zamanki hâkimi sayın Hazal Zengingül’dür. Talimat sürecinin sonuna kadar da dosyadaki bütün ara kararlar hâkim Hazal Zengingül tarafından alınmıştır.

54. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, talimatı aldıktan sonra, 21 Temmuz 2014 tarihli tensip kararıyla “Galatasaray Üniversitesi İdare Hukuku Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Özge Aksoylu, Yrd. Doç. Dr. Çağla Tansuğ ile Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Savaş Bozbel’in seçilmesine” karar verdi (EK-40: 21 Temmuz 2014 tarihli Talimat Tensip Zaptı). Özge Aksoylu ve Çağla Tansuğ’un “Fransızca bilen idarî hukuk öğretim üyesi” sıfatıyla, Savaş Bozbel’in ise “fikri haklar konusunda uzman bilirkişi” sıfatıyla seçildiği anlaşılmaktadır.

Eleştiri 9.- Bu davada Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Savaş Bozbel’in bilirkişi olarak seçilmesi şu iki nedenden dolayı hukuka aykırıdır:

a) Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi İstanbul’dan bilirkişi bulunması için İstanbul Mahkemesine talimat yazmıştır. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin seçtiği üç bilirkişiden biri (Doç. Dr. Savaş Bozbel) İstanbul’da bir üniversitenin öğretim üyesi değil, Antalya’da bulunan Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesinin bir öğretim üyesidir (Mahkemenin bilirkişi seçme yazısında Savaş Bozbel’in Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi olduğu yazılıdır. Benim internetten yaptığım araştırmada o yıl itibarıyla Savaş Bozbel’in Uluslararası Antalya Üniversitesi Hukuk Fakültesinde görevli olduğu anlaşılıyor). Ankara’daki asıl Mahkeme İstanbul dışından bir bilirkişinin görevlendirilmesini isteseydi hâliyle bu görevlendirmeyi kendi yapabilir veya Antalya mahkemesine talimat yazabilirdi. Haliyle İstanbul’da bulunan pek çok hukuk fakültesi vardır ve bunlarda görev yapan pek çok fikrî haklar uzmanı öğretim üyesi vardır. Neden bunlardan biri değil de, Antalya’da bulunan Akdeniz Üniversitesi (veya Uluslararası Antalya Üniversitesi) Hukuk Fakültesinden bir öğretim üyesi bilirkişi olarak seçilmiştir? Bu sorunun cevabı talimat dosyasında yoktur.

b) Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, davanın en başında, 28 Kasım 2012 tarihli ara kararıyla “üç kişilik bilirkişi heyeti” seçilmesine karar vermişti. Üyelerden ikisi İstanbul’da biri Antalya’da olan bu üç bilirkişi nasıl olacak da “heyet olarak” rapor sunacaklardır?

Bilirkişi Savaş Bozbel’e ilişkin olarak İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi daha başka isabetsiz işlemler de yapmıştır. Burada açıklamalarımı kronolojik sırayla yapıyorum. Şavaş Bozbel ile ilgili eleştirilecek diğer hususları burada değil, biraz aşağıda zaman bakımından sırası geldiğinde vereceğim.

55. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi tarafından bilirkişi olarak seçilen Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Çağla Tansuğ, 15 Ağustos 2014 tarihli dilekçesiyle bilirkişilik görevinden çekilme talebinde bulunmuştur.

56. Yine aynı Mahkeme tarafından seçilen Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Özge Aksoylu da, 15 Eylül 2014 tarihinde kayda geçen 19 Ağustos 2014 tarihli dilekçesiyle bilirkişilik görevinden çekilme talebinde bulunmuştur.

Eleştiri 10.- Bilirkişilerin çekilme taleplerinde ileri sürdükleri sebepleri kişisel veri olarak görülebileceğinden endişe ederek buraya yazmıyorum. Ancak gerek adı geçen bilirkişilerin, gerekse diğer bilirkişilerin çekilme taleplerinde ileri sürdükleri sebeplerin inandırıcılıktan uzak olduğunu düşünüyorum. Burada not etmek isterim ki, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalının bu iki öğretim üyesi, bir rastlantı sonucu, sundukları dilekçelerinde, çekilme sebeplerini noktası virgülüne aynı cümleyle ifade etmişlerdir!

57. Mahkeme, 29 Ağustos 2014 tarihli ara kararıyla “Yrd. Doç. Dr. Çağla Tansuğ ve Yrd. Doç. Dr. Özge Aksoylu’nun bilirkişilik görevlerinden affına ve İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi ve Galatasaray Üniversitesi’ne müzekkere yazılarak ‘İdare Hukukunda Fransızca Bilen’ Öğretim Üyelerinin isim, adres ve telefon bilgilerinin istenmesine” karar vermiştir (EK-41: 29 Ağustos 2014 Tarihli Ara Kararı).

Eleştiri 11.- İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin Çağla Tansuğ ve Özge Aksoylu’nun bilirkişilik görevinden çekilme taleplerini, çekilme gerekçeleri belgelendirilmesini istemeden kabul etmiştir. Bilirkişiler ancak, hâkimlikten ret sebepleriyle kendilerini reddedebilirler veya tanıklıktan çekinme sebeplerine veya mahkemece kabul edilebilir diğer bir sebebe dayanarak, bilirkişilikten çekinebilirler. Çağla Tansuğ ve Özge Aksoylu’nun bu davada tanıklıktan çekilme sebepleri yoktur. HMK’nın 270’inci maddesine göre “a) bilgisine başvurulacak konuyu bilmeksizin, meslek veya zanaatlarını icra etmesine olanak bulunmayanlar. c) Bilgisine başvurulacak konu hakkında, meslek veya sanat icrasına resmen yetkili kılınmış olanlar” bilirkişilikten çekilemezler.

Gerek Çağla Tansuğ, gerekse Özge Aksoylu, her ikisi de, hem yüksek lisanslarını ve hem de doktoralarını Fransa’da Panthéon-Sorbonne (Paris 1) Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yapmıştır [9]. Malum benim Ramazan Çağlayan’ın kitabına ilişkin 276 adet iddiamın en az yarısı Ramazan Çağlayan’ın Fransızca metinleri kendisinin çevirmediği, benim kitabımdan aldığına ilişkindir. Bu iddiaların doğru olup olmadığına ancak Fransızcayı çok iyi bilen idare hukukçuları karar verebilirdi. Zaten asıl Mahkeme de talimat yazısında bu sebeple seçilecek iki bilirkişinin “Fransızca diline hâkim” olmaları şartını koymuştu. Bu açıdan Çağla Tansuğ ve Özge Aksoylu, belki Türkiye’de bu davada bilirkişilik yapabilecek en ehliyetli iki kişiydi. Bilirkişilik görevinden çekilme dilekçelerinin mahkeme tarafından kabul edilmesiyle, bu dava, iki değerli bilirkişiden mahrum kalmıştır. Bu dava, aşağıda açıklanacağı üzere, Fransızca bilmeyen bilirkişiler Hayri Bozgeyik ve Celal Işıklar’ın düzenledikleri rapor esas alınarak karara bağlanmıştır.

58. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 16 Aralık 2014 tarihli ara kararıyla İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalından Prof. Dr. İlhan Helvacı ile Doç. Dr. Başak Zeynep Baysal’ı bilirkişi olarak seçmiştir (EK-42: 16 Aralık 2014 Tarihli Ara Kararı).

Eleştiri 12.- Mahkemenin İlhan Helvacı ve Zeynep Baysal’ı bilirkişi seçim işlemi hatalıdır, çünkü Ankara Mahkemesinin talimatında seçilecek bilirkişinin ikisinin “idare hukuku öğretim üyesi”, birinin de fikrî haklar hukuku uzmanı olması şartı vardır. Zaten İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi de 21 Temmuz 2014 tarihli tensip kararıyla fikrî haklar uzmanı olarak Doç. Dr. Savaş Bozbel’i seçmişti. Şimdi de iki medenî hukukçuyu (herhalde fikrî haklar uzmanı sıfatıyla) seçmesi bizzat Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 9 Haziran 2014 tarihli talimat yazısına aykırıdır. Talimat yazısında açıkça “iki idare hukuku öğretim üyesi ve bir fikri haklar uzmanı”nın bilirkişi olarak seçilmesi istenmektedir.

İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi sayın hâkimi, ya talimat yazısını okumadan; ya da uzmanlık alanlarına bakmadan bilirkişileri seçmiştir. Bu iki seçenek arasında ortalama bir yol yoktur. Her iki seçenekte de sayın hâkim hatalıdır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığının İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine yazdığı 27 Ekim 2014 tarih ve 54209 sayılı yazısında Prof. Dr. İlhan Helvacı ve Doç. Dr. Zeynep Baysal’ın idare hukuku değil, “Medeni Hukuk Anabilim Dalı öğretim üyesi” oldukları açıkça belirtilmiştir (Bkz. EK-43: “04.11.2015. Hâkim 23142” Notuyla Kaleme Havale Edilmiş, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığının 27 Ekim 2014 Tarih ve 54209 Sayılı Yazısı).

Bu arada belirtelim ki, bizim talimat mahkemesinin yanlış bilirkişileri seçtiğinden zamanında haberimiz olmadı. Çünkü İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin ara kararları vekilime tebliğ edilmedi.

Bu noktadan sonra talimat mahkemesi olan İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin yaptığı hatalar, aşağıda görüleceği gibi, üst üste binmekte ve içinden çıkılmaz bir hâl almaktadır. Aşağıda örneklerde görüleceği gibi aynı hata (idare hukuku öğretim üyesi yerine medenî hukuk veya ticaret hukuku öğretim üyesi seçilmesi hatası) arka arkaya dört ayrı defa daha tekrarlanmıştır.

Üzülerek belirtmek isterim ki, İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin davada bilirkişi seçiminde kendisinden beklenen özeni ve dikkati gösterdiğini söylemek zordur. Bu davanın 1 yıldan fazla süreyle gecikmesinde İstanbul Mahkemesinin sorumluluğu büyüktür.

59. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Başak Zeynep Baysal, 22 Aralık 2014 tarihli dilekçesiyle konunun uzmanı olmadığı gerekçesiyle bilirkişilik görevinden çekilme talebinde bulunmuştur.

60. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 13 Ocak 2015 tarihli ara kararıyla Doç. Dr. Başak Zeynep Baysal’ın bilirkişilikten affı ile yerine Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yalçın Tosun’un atanmasına karar vermiştir (EK-44: 13 Ocak 2015 Tarihli Ara Kararı).

Eleştiri 13.- İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin Doç. Dr. Başak Zeynep Baysal’ı görevden alıp yerine Doç. Dr. Yalçın Tosun’u ataması da hatalıydı; çünkü Yalçın Tosun, idare hukuku öğretim üyesi değil, fikrî haklar uzmanıydı ve dosyada talimata göre olması gereken sayıda zaten fikrî haklar uzmanı bilirkişi vardı.

61. 6 Şubat 2015 tarihli ara kararından Yalçın Tosun’un “üzerindeki iş yükü ve akademik çalışmaları nedeni” ile bilirkişilikten affını istediği anlaşılmaktadır.

62. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 6 Şubat 2015 tarihli ara kararıyla Yalçın Tosun’un bilirkişilikten affı ile, yerine İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Aydın Gülan’ın atanmasına karar vermiştir (EK-45: 6 Şubat 2015 Tarihli Ara Karar).

Böylece nihayet İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi doğru bir karar vermiştir. Mahkemenin bu kararı isabetlidir. Çünkü Yalçın Tosun fikrî haklar uzmanıdır ve zaten dosyada bir fikri haklar uzmanı bilirkişi vardır. Yerine Ankara Mahkemesinin talimat yazısına uygun olarak “Fransızca bilen idare hukuku öğretim üyesi” olarak Prof. Dr. Aydın Gülan’ın bilirkişi olarak atanması doğrudur.

63. Ne var ki, Prof. Dr. Aydın Gülan, 24 Nisan 2015 tarihli dilekçesiyle bilirkişilik görevinden çekilme talebinde bulunmuştur. Aydın Gülan’ın çekilme talebi, İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 1 Temmuz 2015 tarihli ara kararıyla kabul edilmiş, kendisi bilirkişilik görevinden alınmıştır (EK-46: 1 Temmuz 2015 Tarihli Ara Karar).

Eleştiri 14.- Sayın Aydın Gülan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı Başkanı olan kıdemli idare hukuku profesörüdür. Ayrıca talimatta aranan “Fransızca diline hâkim olma” şartını da yerine getirmektedir. Dolayısıyla bu dava için iyi bir bilirkişi olabilirdi. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin Aydın Gülan’ın görevden çekilme talebini reddetmesi veya en azından sayın Gülan’ın ileri sürdüğü sebepleri belgelemesini istemesi uygun olurdu.

64. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 1 Temmuz 2015 tarihli ara kararıyla Prof. Dr. Aydın Gülan’ın yerine Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Fülürya Yusufoğlu'nun resen seçilmesine karar vermiştir (EK-46: 1 Temmuz 2015 Tarihli Ara Kararı).

Eleştiri 15.- İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin bu kararı da, üst üste verdiği yanlış kararlardan biridir. Fülürya Yusufoğlu, idare hukuku öğretim üyesi değil, fikrî haklar öğretim üyesidir. Sayın hâkim, ya kendisine gelen talimat yazısını okumadan, ya da uzmanlık alanına bakmadan Fülürya Yusufoğlu’nu bilirkişi olarak seçmiştir. Oysa talimat yazısında iki idare hukuku ve bir fikri haklar öğretim üyesinin bilirkişi olarak seçilmesi istenmektedir. Yeni seçilen bilirkişi Fülürya Yusufoğlu fikrî haklar uzmanıdır ve dosyada o tarih itibarıyla zaten iki tane (Savaş Bozbel ve İlhan Helvacı) fikrî haklar uzmanı bilirkişi vardır.

65. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medenî Hukuk Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. İlhan Helvacı, 9 Temmuz 2015 tarihli dilekçesiyle “yürüttüğü akademik çalışmaların yoğunluğu, yaptığım bilimsel çalışmaların ağırlığı nedeniyle” bilirkişilik görevinden affedilmesini arz ve istirham etmiştir.

66. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 12 Temmuz 2015 tarihli ara kararıyla Bilirkişi Prof. Dr. İlhan Helvacı’nın bilirkişilikten affına ve yerine Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Cüneyt Bellican’ın seçilmesine karar vermiştir (EK-47: 14 Temmuz 2015 Tarihli Ara Kararı).

Eleştiri 16.- İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin bu kararı da yanlıştır. Çünkü sayın Cüneyt Bellican fikri haklar uzmanıdır; dosyada o an itibarıyla zaten fikrî haklar uzmanı iki bilirkişi (Savaş Bozbel, Fülürya Yusufoğlu) vardır. Oysa Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin talimatında bilirkişilerden ikisinin idare hukuku uzmanı ve birinin fikrî haklar uzmanı olması istenmektedir. Maalesef İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin sayın hakiminin son dört ara kararında bilirkişi seçerken, kendisinden beklenilen özeni gösterdiğini söylemek çok zordur. Sayın hâkim, ya talimatı okumadan, ya da seçtiği bilirkişilerin uzmanlık alanlarına bakmadan üst üste dört defa yanlış bilirkişiler seçmiştir!

Eleştiri 17.- Muhtemelen dikkatli okuyucular, “iyi güzel de, siz niye, Mahkemenin bu yanlış bilirkişi seçimlerine zamanında itirazda bulunmadınız” diyeceklerdir. İtirazda bulunamadık, çünkü bu yanlış bilirkişi seçimlerinden benim veya vekilimin haberi olmadı. Mahkemenin aldığı bilirkişi seçimine ilişkin ara kararları vekilim Fahrettin Kayhan’a tebliğ edilmedi. (Zaten İstanbul Mahkemesinin söz konusu ara kararlarında da ara kararların davanın taraflarına tebliğ edilmesine ilişkin bir hüküm yoktur). Dosya İstanbul’da iken, bir yıl dokuz ay boyunca, yukarıda açıklandığı gibi, Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi huzurunda boş yere tam 11 duruşma yapılmıştır. Bu duruşmaların hepsine vekilim Fahrettin Kayhan katılmıştır. Bu duruşmalara İstanbul’da seçilen bilirkişilerin ismi yansımamıştır. Duruşma tutanakları yukarıda açıklandığı gibi “İstanbul’a yazılan talimata cevap yok; cevabın beklenilmesine” tarzında cümlelerden ibarettir (Yukarıda 38 ilâ 49 numaralı paragraflara ve o paragraflara ek olarak zikredilen EK-30 ile EK-38 arasında yer alan duruşma tutanaklarına bakılabilir). Dosya kendisine dönünceye kadar bu durumdan Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin de bilgisi yoktu.

İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin bilirkişi seçimine ilişkin ara kararlarını bize tebliğ etmemesi, bizzat Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine gönderdiği 27 Mayıs 2014 tarihli talimat yazısına da aykırıydı. Zira bu yazıda “bilirkişilerin seçiminden sonra taraf vekillerine tebliğ edilmesi” hususu açıkça belirtilmiştir (EK-29: 27 Mayıs 2014 Tarihli Talimat Gönderme Yazısı).

Bir Genel “Gözlem.- Talimat mahkemesinin üst üste yaptığı bu hatalar, bize yargılamada çelişme ilkesinin, yargılamaya tarafların katılması ve yüz yüze yargılama ilkelerinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu ilkelere uyulsaydı, mahkeme, üstü üste yanlış bilirkişiler seçmeyecek ve bu dava boş yere bir buçuk yıl uzamayacaktı. Davayı tarafların uzağına göndermemek gerekir. Keza talimat mahkemesindeki yargılama kalitesinin asıl mahkemedeki yargılama kalitesinden düşük olma ihtimali yüksektir.

67. Bilirkişi olarak görevlendirilen sayın Cüneyt Bellican ve sayın Fülürya Yusufoğlu dava konusu uyuşmazlığın çözümünde gerekli olan idare hukuku konusunda bilgi sahibi olmadıklarından bilirkişilikten affını talep etmişlerdir. Haklılar. (Dosyada görevden çekilme dilekçelerini bulamadım; ama 11 Aralık 2015 tarihli ara kararından bu anlaşılıyor).

68. Önceki kararından 6 ay geçtikten sonra, İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 11 Aralık 2015 tarihli ara kararıyla, Cüneyt Bellican ve Fülürya Yusufoğlu’nun bilirkişilik görevinden affına ve yerlerine Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Nuri Yaşar ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Saibe Oktay Özdemir’in seçilmesine karar vermiştir (EK-48: 11 Aralık 2015 Tarihli Ara Karar).

Eleştiri 18.- Prof. Dr. Hasan Nuri Yaşar’ın bilirkişi olarak seçilmesi talimata uygundur; çünkü Fransızca bilen idare hukuku öğretim üyesidir. Ama Prof. Dr. Saibe Oktay Özdemir’in bilirkişi olarak seçilmesi talimata aykırıdır. Çünkü idare hukuku değil; medenî hukuk öğretim üyesidir.

69. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi idare hukuku öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Nuri Yaşar, 7 Ocak 2016 tarihli dilekçesiyle “iş yoğunluğu nedeniyle” bilirkişilik görevinden çekilme başvurusunda bulunmuştur.

Eleştiri 19.- Prof. Dr. Hasan Nuri Yaşar, Fransızca bilen bir idare hukuku öğretim üyesidir. Dolayısıyla bilirkişi olarak seçilmesi talimata uygundu. Bilebildiğim kadarıyla sayın Hasan Nuri Yaşar’ın tanıklıktan çekinme sebepleri yoktu. Dolayısıyla Mahkeme, Hasan Nuri Yaşar’ın “iş yoğunluğu nedeniyle” bilirkişilik görevinden çekilme talebini, rapor düzenlenmesi için kendisine uygun süre vererek, reddedebilirdi. Prof. Dr. Hasan Nuri Yaşar’ın 7 Ocak 2016 tarihli bilirkişilikten çekilme dilekçesi hakkında İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin ne karar verdiğini ben dosyada bulamadım. Ama her hâlükârda sayın Yaşar’ın “iş yoğunluğu nedeniyle” bilirkişilik görevinden çekilme talebini ben yanlış buluyorum. Kendisi bu davada bilirkişilik yapabilecek kişilerden biriydi.

70. Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi ticaret hukuku öğretim üyesi Prof. Dr. Savaş Bozbel, UYAP’ta 16 Ocak 2016 tarihi ile kayıtlı olan dilekçesiyle “dosyayı alıp ilk incelemeden sonra, dosyanın taraflarını öğrendiğimde, bu dosyada tarafsız kalamayacağı, bu nedenle, bu dosyadan affını” talep etmiştir. Prof. Dr. Savaş Bozbel’in dilekçesinin kendisinde tarih ve keza hâkimin havale tarihi yoktur. Dilekçe UYAP’ta 16 Ocak 2016 tarihi ile kayıtlıdır.

Eleştiri 20.- Yukarıda da belirtildiği gibi İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi tarafından Savaş Bozbel’in bilirkişi olarak seçilmesi tarihi 21 Temmuz 2014’tür (Bkz. EK-40: 21 Temmuz 2014 tarihli Talimat Tensip Zaptı). Bilirkişinin yemin ve dosyayı teslim tarihi ise 31 Aralık 2015’tir (Bkz. EK-49: 21 Aralık 2015 tarihli Bilirkişi Dosya Teslim Tutanağı). Arada tam 1 yıl 5 ay 10 günlük bir fark vardır.

UYAP’taki dosyada bilirkişi Savaş Bozbel’e ne zaman ilk defa davetiye çıkarıldığına ilişkin bir belge yoktur. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, bilirkişi olarak seçtiği sayın Savaş Bozbel’e ne zaman tebligatta bulunmuştur?

İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin müzekkeresine yazdığı 15 Eylül 2015 tarihli cevap yazısında şöyle bir ibare vardır: “Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Cüneyt Bellican, Galatasaray Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Fülürya Yusufoğlu ile Uluslararası Antalya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Savaş Bozbel atanmış olup, kendilerine dosyayı teslim almaları için davetiye çıkartıldığı ancak henüz dosyayı teslim almadıkları dosya tetkikinden anlaşılmıştır” (EK-50: İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 15 Eylül 2015 tarihli Cevap Yazısı). Savaş Bozbel’e dosya teslim tarihi 31 Aralık 2015’tir. İstanbul Mahkemesinin Ankara Mahkemesine yazdığı 15 Eylül 2015 tarihli yazısında, Savaş Bozbel’e davetiye çıkartıldığı, ama dosyayı gelip almadığı yazılıdır. Mahkemenin Savaş Bozbel’e ne zaman davetiye çıkardığı belli değildir.

71. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 26 Ocak 2016 tarihli kararıyla talimatın Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine bilâ ikmâl, yani gereğini yerine getiremeden iade edilmesine karar vermiştir (EK-39: İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 26 Ocak 2016 Tarihli Talimat İade Kararı). Dosya bu karar uyarınca İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi tarafından Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine 8 Şubat 2016 tarihinde iade edilmiştir. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi İstanbul’a talimat yazılmasına 21 Mayıs 2014 tarihli duruşmada karar vermiştir. Talimat bir yıl dokuz ay sonra yerine getirilemeyerek iade edildiğine göre, dava yok yere bir yıl dokuz ay uzamıştır.

C. ANKARA 2. FİKRÎ VE SINAÎ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ ÖNÜNDE TALİMAT SONRASI DÖNEM (8 ŞUBAT 2016-6 EKİM 2017)

72. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, talimatı, bilâ ikmâl, 8 Şubat 2016 tarihli kararıyla Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine iade edince, Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 16 Şubat 2016 tarihli ara kararıyla, “bilirkişi incelemesi hususunda yeniden değerlendirme yapmak üzere yeni duruşma günü belirlenmesine” karar vermiştir (EK-51: 16 Şubat 2016 Tarihli Ara Karar).

73. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 24 Şubat 2016 tarihinde 21’inci duruşmasını yaptı ve “dosyanın ara kararı doğrultusunda resen seçilecek üç kişilik bilirkişi heyetine tevdiine” karar verdi (EK-52: 24 Şubat 2016 tarihli Duruşma Tutanağı).

Eleştiri 21.- Bu davanın 14 Mart 2012 tarihinde açıldığını hatırlatalım. Yani davanın açılmasından dört yıl geçtikten sonra dava başa dönmüştür. Ankara’da yeni bir bilirkişi heyeti oluşturulması işine tekrar başlanmıştır. Dört yıl boş yere geçmiştir.

74. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 24 Şubat 2016 tarihli 21’inci duruşmasından sonra, tarihli 1 Mart 2016 tarihli bilirkişi seçim kararıyla Prof. Dr. Ali Dursun Ulusoy, Doç. Dr. Cüneyt Ozansoy ve Doç. Dr. Hamdi Pınar’ı bilirkişi olarak seçmiştir (EK-53: 1 Mart 2016 Tarihli Ara Kararı).

75. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 4 Mayıs 2016 tarihinde 22’nci duruşmasını yaptı ve bilirkişi raporunun beklenilmesine karar verdi (EK-54: 4 Mayıs 2016 Tarihli Duruşma Tutanağı).

76. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 23’üncü duruşmasını 22 Haziran 2016 tarihinde yaptı ve bilirkişi raporunun beklenilmesine karar verdi (EK-55: 22 Haziran 2016 Tarihli Duruşma Tutanağı).

77. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 24’üncü duruşmasını 26 Ekim 2016 tarihinde yaptı ve bilirkişi raporunun beklenilmesine ve bilirkişilere ihtar çekilmesine karar verdi (EK-56: 26 Ekim 2016 Tarihli Duruşma Tutanağı).

78. Nihayet Prof. Dr. Ali Dursun Ulusoy, Doç. Dr. Cüneyt Ozansoy ve Doç. Dr. Hamdi Pınar’dan oluşan Bilirkişi Heyeti raporunu UYAP’taki kayda göre 2 Kasım 2016 tarihinde Mahkemeye sundu. Bilirkişi raporunun ilk sayfasının sağ üst köşesinde “10 Ekim 2016” tarihi vardır. Yard. Doç. Dr. Hamdi Pınar imzalı muhalefet şerhinin ise sonunda “2.11.2016” tarihi bulunmaktadır. Çoğunluk görüşü 19, muhalefet şerhi ise 15 sayfa uzunluğundadır. Bilirkişi raporu yukarıda s.22-27’de açıkladığımız gerekçeyle buraya konulmamıştır.

Bilirkişi raporunun Prof. Dr. Ali Dursun Ulusoy ve Doç. Dr. Cüneyt Ozansoy imzalı çoğunluk görüşünde Ramazan Çağlayan’ın kitabında benim kitabımdan yapılmış usûlsüz alıntıların bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır. Yard. Doç. Dr. Hamdi Pınar imzalı muhalefet şerhinin ise “Sonuç” kısmında şöyle denmiştir: “Bu açıklamalar çerçevesinde dava konusu uyuşmazlıkta intihal iddialarının tek ve farklı eserlerde geçen ifadelerle birlikte karşılaştırılması gerektiği hâlde ve yukarıdaki soruların tamamın cevaplandırılmadığı bir raporun telif hukuk açısından eksiklik taşıyacağından, heyetin çoğunluk görüşüne katılmadığımı saygılarımla sunarım”.

79. Mahkeme bilirkişi raporunu taraflara tebliğ etti.

80. Karşı taraf bilirkişi ek raporuna karşı beyan dilekçesini 22 Kasım 2016 tarihinde sundu. Davalı vekili Avukat M. Kaan Koçali beş sayfa uzunluğunda bir beyan dilekçesi sundu. Bu beyan dilekçesinin ekinde Ramazan Çağlayan da davalı asıl sıfatıyla 74 sayfa uzunluğunda “Davalı asil Prof. Dr. Ramazan Çağlayan’ın 10 Ekim 2016 tarihli bilirkişi raporuna karşı beyan ve itirazlarının sunulmasından ibarettir” konulu bir dilekçe sundu. (Beyan dilekçesi ve eki üzerinde sahibinin fikri hakları olduğu düşüncesiyle burada yayınlanmamaktadır. Bu konuda yukarıda s.26-28’e bakılabilir. Bunu arzu ediyorsa sahibi yayınlayabilir).

81. Vekilim Fahrettin Kayhan bilirkişi raporuna karşı beyanlarımızı 24 Kasım 2016 tarihli dilekçesiyle mahkemeye sundu (EK-57: Bilirkişi Raporuna Karşı Fahrettin Kayhan’ın 24 Kasım 2016 Tarihli Beyan Dilekçesi).

82. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 25’inci duruşmasını 25 Ocak 2017 tarihinde yaptı ve “dosyanın son raporu düzenleyen bilirkişi heyetine tevdi ile “iddiaları ayrı ayrı değerlendirilen başka bir ifade ile ‘... Örneklerde de aynı durum vardır şeklinde’ açıklama ile yetinilmemesi nedeni ile ek rapor düzenlenmesinin istenilmesine” karar verdi (EK-58: 25 Ocak 2017 Tarihli Duruşma Tutanağı).

83. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 26’ncı duruşmasını 2 Mart 2017 tarihinde yaptı ve bilirkişiden ek raporun beklenilmesine karar verdi (EK-59: 2 Mart 2017 Tarihli Duruşma Tutanağı).

84. Bilirkişi heyetinin çoğunluk üyeleri Ali Dursun Ulusoy ve Cüneyt Ozansoy ek raporlarını 2 Mart 2017 tarihinde sundular. Muhalefet şerhi yazan Hamdi Pınar ise ek raporunu bu tarihte sunmadı.

85. Karşı taraf, Ali Dursun Ulusoy ve Cüneyt Ozansoy imzalı ek bilirkişi raporuyla ilgili beyan dilekçesini 23 Mart 2017 tarihinde sundu.

86. Mahkeme 27’nci duruşmasını 3 Mayıs 2017 günü yaptı ve muhalif bilirkişi üyesi Hamdi Pınar’ın ek raporunun beklenilmesine karar verdi (EK-60: 3 Mayıs 2017 Tarihli Duruşma Tutanağı).

87. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 28’inci duruşmasını 31 Mayıs 2015 günü yaptı ve muhalif bilirkişi üyesi Hamdi Pınar’ın ek raporunun döndüğünü tespit etti ve tahkikatın bittiği taraflara tefhim etti ve gelecek celsenin sözlü duruşma olarak belirlenmesine karar verdi (EK-61: 31 Mayıs 2017 Tarihli Duruşma Tutanağı).

88. Mahkeme, 12 Haziran 2017 tarihli ara kararıyla sözlü duruşma gününün 12 Temmuz 2017 günü, saat 10.40 olarak belirlenmesine karar verdi (EK-62: 12 Haziran 2017 Tarihli Ara Kararı). Böylece dosya karar aşamasına gelmiş oldu.

89. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, 12 Temmuz 2017 tarihli 29’uncu duruşmada davamın kısmen kabulüne karar verdi (EK-63: 12 Temmuz 2017 Tarihli Duruşma Tutanağı).

90. İzleyen günlerde Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi gerekçeli kararını yazdı ve taraflara tebliğ etti (EK-64: 12 Temmuz 2017 Tarih ve E.2012/49, K.2017/292 Sayılı Gerekçeli Karar) (Gerekçeli kararın tebliğe çıkarılma tarihi 1 Ağustos 2017’dir).

II. DEĞERLENDİRME

Burada önce gerekçeli kararın kendisi, sonra da ilk derece yargılaması süreci değerlendirilecektir.

A. 12 TEMMUZ 2017 TARİH VE K.2017/292 SAYILI GEREKÇELİ KARARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Önce gerekçeli kararın kendisi hakkında bilgi verelim.

Gerekçeli karar 292 sayfa uzunluğundadır. Gerekçeli kararda 104 adet örnek üzerinden davalı Ramazan Çağlayan’ın yaptığı usûlsüz alıntılar tek tek tespit edilmektedir. Bu amaçla gerekçeli kararda karşılaştırma tabloları yapılmıştır. Tablonun sol sütununda benim kitabımdaki asıl paragraf veya paragraflar, sağ sütununda ise sayın Ramazan Çağlayan’ın dava konusu kitabında bulunan benim kitabımdan usûlsüz bir şekilde alıntılanmış olduğunu iddia ettiğim paragraf veya paragraflar verilmiştir. Bu iki sütunun altına yer alan birinci satırda benim söz konusu paragraf veya paragraflara ilişkin iddiam, izleyen satırda Ramazan Çağlayan’ın söz konusu paragraf veya paragraflar ilişkin savunması, üçüncü satırında ise söz konusu paragraf veya paragraflara ilişkin bilirkişi raporunda yapılan değerlendirme ve mahkemenin kanaati verilmiştir.

Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi bu şekilde, 104 tabloyla karşılaştırmalı bir inceleme yaptıktan sonra, gerekçeli kararında şöyle denmektedir:

“Davacı iddialarını davalıya ait eserin Ankara 2011 basısında yer alan 276 örnekle somutlaştırmıştır.

Son düzenlenen asıl ve ek rapor kapsamlarına, incelenen davacı ve davalı eserlerinin içeriğine ve tüm dosya kapsamına göre, davacının 13, 20, 21, 24, 25, 28, 30, 31, 32, 36, 43, 44, 46, 51, 52, 53, 54, 59, 60, 63, 64, 65, 73, 78, 79, 80, 91, 96, 97, 99, 101, 102, 103, 104, 105, 109, 111, 112, 113, 114, 120, 121, 127, 137, 142, 148, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 160, 161, 162, 166, 167, 168, 169, 170, 172, 177, 180, 181, 182, 183, 190, 195, 197, 202, 204, 205, 206, 207, 208, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 226, 229, 236, 248, 251, 257, 259, 264, 269, 271, 273, 276 sayılarıyla örneklendiği parçaların, davalının Eylül 2011 tarihli “İDARÎ YARGILAMA HUKUKU” isimli eserine, davacının Bursa 2003 tarihli “İDARE HUKUKU” isimli eserinden usûlsüz iktibas yoluyla konulduğu kanısına ulaşılmıştır.

Zira yukarıda koruma konularıyla ilgili olarak belirtilen açıklamalarda yazılı maddi emarelerin tümü, bu parçalar için gerçekleşmiş durumdadır.

Davacının iddia konusu ettiği ve örneklendirdiği eserlerle ilgili diğer parçaların usûlsüz iktibas olmadığı belirlenmiştir.

Aşağıda usûlsüz iktibasta bulunulduğu ifade edilen, iddia konusu davacı ve davalı eserlerinin ilgili parçaları tablo hâlinde karşılıklı yanyana konulmuş, her iki tarafın bu parçalara yönelik iddiaları ve savunmaları hemen altlarına yazılmış ve en son kısma da bilirkişi raporları ile mahkememizin kanaati her bir parça için ayrı ayrı belirtilmiştir” (Gerekçeli Karar, s.9).

[Gerekçeli kararın bundan sonraki 244 sayfa uzunluğundaki kısmında, tablolar üzerinden 104 adet örnek üzerinde paragraflar arasında karşılaştırma yapılarak usûlsüz alıntı olup olmadığı tespit edilmektedir].

[Gerekçeli Karar, s.255’ten devamla] “Kanaat kısımlarında da gösterildiği üzere, belirtilen örneklere konu eser parçalarına yönelik iktibaslar FSEK’in aradığı koşullara göre yapılmamıştır. Yukarıda sayıları verilen ve tablolarda metinleri gösterilen örneklerin, -tablolarda ayrı ayrı gösterildiği üzere-, bir kısmında kaynak gösterilmemiş, bir kısmında yetersiz veya yanıltıcı kaynak gösterilmiş, bir kısmında da iktibasın miktarı amacıyla mütenasip olmamış ve maksadın haklı göstereceği ölçü aşılmıştır.

İktibas hakkı kötüye kullanılarak, esasa ve şekle ilişkin şartlara uyulmadan iktibas yapılması yararlanılan eserin sahibinin fikri hakları ihlâl eder ve FSEK’te manevi ve mali hakların ihlâli hâlinde öngörülen müeyyidelerin uygulanması gerekir.

Çoğaltılarak yayınlanan eserdeki usûlsüz iktibaslar, kullanılan eser parçaları da bu suretle usûlsüz çoğaltılmış ve yayılmış olacağı için, asıl eser sahibine ait çoğaltma ve yayma haklarını ihlâl eder. Zira fikri haklar eserin bütünü kadar, parçalarını da kapsar ve iktibasta kullanılan eser parçaları eserin bütünü gibi koruma altındadır (FSEK, m.13/2). İktibaslarda yararlanılacak eserin özelliğini yanlış ve eksik aksettirecek veyahut bozacak şekilde değişiklik, ekleme ve kısaltmalar yapılmışsa, o takdirde eser sahibinin eserde de değişiklik yapılmasını yasaklama ve eserin bütünlük ve özelliğini koruma hususunda manevi hakları da tecavüzü uğramış olur. İktibasın şekli şartlarına aykırılık, özellikle iktibasın belli edilmemesi ve iktibas edenin kullandığı eser parçalarını kendine mal etmesi, kaynak göstermemesi, yanlış veya kifayetsiz yahut aldatıcı kaynak göstermesi hâllerinde ise, eser sahibinin eserde adını belirtme hususundaki manevi hakkı ihlâl edilmiştir. Bütün bu hâllerde ilgili mali ve manevi hakları korumak için öngörülmüş olan hukuk davaları açılarak oradaki müeyyidelerin uygulanması eser sahibi veya halefleri tarafından talep olunabilir.

Sonuç olarak davalının; davacıya ait eserin korunan parçalarını yukarıda belirtildiği şekilde çoğalttığı, yaydığı, bir kısmında eser sahibinin adına yer vermeksizin, bir kısmında eksik ve yanıltıcı kaynak gösterme ve bir kısmını da alınan parçanın mahiyet ve hususiyetini bozacak biçimde değiştirerek umuma arz ettiği saptanmıştır…” (Gerekçeli Karar, s.255).

Kararın hüküm kısmı ise şöyledir:

“HÜKÜM:

Davanın kısmen kabulüne,

Davalı Ramazan Çağlayan’ın eser sahibi, davalı şirketin yayımcısı olduğu Eylül 2011 bası tarihli İDARİ YARGILAMA HUKUKU isimli eserin 1. basısında yer alan aşağıdaki kısımların, davacıya ait “Bursa 2003 bası tarihli İDARE HUKUKU Cilt 1, Cilt 2” isimli eserden 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa göre usulsüz iktibas edilmiş olduğunun; eylemin bu nedenle davacının eserden kaynaklanan mali ve manevi haklarına tecavüz ve haksız fiil oluşturduğunun tespitine,

[Hükmün bundan sonraki kısmında Ramazan Çağlayan’ın kitabından alınan toplam 104 adet örneğe ilişkin toplam 36 sayfa uzunluğunda metinler paragraf paragraf listelenmiştir. Söz konusu metinlerden sonra gerekçeli karar şu şekilde devam etmektedir: ]

Yukarıdaki usûlsüz iktibasları içeren davalıya ait kitabın aslı ve tedavüldeki çoğaltılmış nüshalarının toplanmasına, bunlardan usûlsüz iktibasları içeren kısımların anılan eserden çıkarılmak suretiyle tecavüzün ref’ine,

1000 TL maddi ve 5000 TL manevi tazminatın 30.11.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı Ramazan Çağlayan’dan alınarak davacıya verilmesine,

Kararın kesinleşmesine müteakip özetinin, masrafı davalılara ait olmak üzere, tüm Türkiye’de yayımlanan gazetelerden birinde, bir defa ilânına,

Fazla istemin reddine…” (EK-64: Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 12 Temmuz 2017 Tarih ve E.2012/49, K.2017/292 Sayılı Gerekçeli Karar, Bkz. infra, s.332-382).

* * *

Şimdi kararın metnine ve şekline ilişkin birtakım gözlemlerde bulunmak isterim. Gerekçeli karar toplam 292 sayfadır [10]. Karar uzundur; ama kararın benim iddialarımı ayrıntılarıyla tartışan bir karar olduğu sanılmamalıdır. Kararın 10 ile 254’üncü sayfalarında 104 adet tablo vardır. Bu tabloların sol sütununda benim kitabımdan alınmış asıl paragraf veya paragraflar, sağ sütununda ise Ramazan Çağlayan’ın kitabından alınmış paragraf veya paragraflar verilmiştir.

Bu iki sütunun altına yer alan “Davacı İddiası” başlıklı birinci satırda benim söz konusu paragraf veya paragraflara ilişkin iddialarım, “Davalı Savunması” başlıklı ikinci satırda Ramazan Çağlayan’ın söz konusu paragraf veya paragraflara ilişkin savunması onun, “Bilirkişi Görüşü ve Kanaat” başlıklı üçüncü satırda ise söz konusu paragraf veya paragraflara ilişkin bilirkişi raporunda yapılan değerlendirme ve mahkemenin kanaati verilmiştir.

“Bilirkişi Görüşü ve Kanaat” başlıklı üçüncü satırda çoğunlukla bilirkişi raporundan kes-kopyala-yapıştır yoluyla alınmış paragraflar vardır. Tablonun bu satırında nerede bilirkişi görüşünün bittiği ve nerede mahkemenin kanaatinin başladığı kolayca anlaşılamamaktadır. “Bilirkişi Görüşü ve Kanaat” başlıklı satırda mahkemenin yaptığı şey, çoğunlukla bilirkişi raporundan ilgili örneğe ilişkin değerlendirmeyi almaktan ibarettir. Mahkemenin “Bilirkişi Görüşü” başlıklı satırın altına “Mahkemenin Tespiti ve Kanaati” başlıklı bir dördüncü satır açması ve burada örneğe ilişkin kendi değerlendirmesini açıkça yapması çok daha isabetli olurdu.

Mahkemenin gerekçeli kararının içeriğine geçmeden, şekle ilişkin bir hususu da daha belirtmek isterim: Gerekçeli kararda bilirkişi isimleri baş harfleriyle kısaltılmıştır. “Ön Sorunlar” başlıklı bölümde açıkladığım gibi bu yanlıştır (s.19). Bir mahkeme kararında bilirkişi isimlerinin gizlenmesinin meşru gösterecek bir neden yoktur. Bilirkişi raporu, raporu hazırlayan kişilerin fikri eseridir; bilirkişi raporundan alıntı yapılırken rapor sahibinin isminin zikredilmesi gerekir. Ayrıca bilirkişilerin isimlerini gizlenmesinin yargılama açısından bir anlamı ve gereği yoktur. Bilirkişi raporu bir delildir. Tanık ismi nasıl gizlenemez ise bilirkişi ismi de gizlenemez. Bilirkişi isimleri gizlendikten sonra karar üzerinde kamunun bilgi edinme hakkı nasıl gerçekleşecektir? İsmi gizlenmiş bilirkişi üzerinde kamuoyu nasıl olup da denetim yapacaktır?

Şimdi gerekçeli kararı içerik açısından inceleyelim.

Dava dilekçesinin ekinde sunduğum “EK-3: Ramazan Çağlayan’ın Kemal Gözler’den Yaptığı Usûlsüz Alıntılar Listesi” başlıklı 251 sayfa uzunluğundaki belgede Ramazan Çağlayan’ın İdarî Yargılama Hukuku isimli kitabında benim İdare Hukuku isimli kitabımdan yaptığı usûlsüz alıntılara 276 adet örnek verdim. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, bu 276 adet örneğin sadece 104’ünde bana hak vermiş, bunlarda usûlsüz alıntı olduğuna karar vermiştir.

Burada altını çizerek belirtmek isterim ki, Mahkemenin usûlsüz alıntı olarak kabul etmediği 172 adet örnekte de usûlsüz alıntı bulunduğunu düşünüyorum. Bir örnek:

Görüldüğü gibi Ramazan Çağlayan’ın yukarıdaki iki cümlesi ile benim iki cümlem arasında çok büyük bir benzerlik vardır. Ramazan Çağlayan’ın iki cümlesinde toplam 28 kelime vardır ve bu 28 kelimenin 26’sı benim iki cümlemdeki kelimelerdir ve benim cümlelerimdeki aynı sırayla geçmektedir. İki yazarın bir rastlantı sonucu aynı 26 kelimeyi aynı sırayla kullanmaları mümkün müdür? Yukarıdaki iki cümlenin benim kitabımdan alınmış olduğunun bir kanıtı daha vardır: Bu cümleler için Ramazan Çağlayan’ın dipnotlarda atıf yaptığı kaynaklar, benim kitabımda aynı cümleler için benim atıf yaptığım kaynaklardır. Üstelik söz konusu kitapların aynı baskılarına atıf yapıyoruz. Bu bir rastlantı olabilir mi? Sadece ana metinde değil, ana metinle birlikte dipnotlarında benzerliğin sürmesi usûlsüz alıntının tipik bir delilidir. Ramazan Çağlayan’ın söz konusu iki cümleyi, tırnak içinde vermesi ve dipnotlarda da bana atıf yapması gerekirdi.

Dava dilekçemize ekli “EK-3” isimli belgede Örnek 47’ye ilişkin Ramazan Çağlayan’ın cümlelerinin “kaynaksız alıntı” ve dipnotlarının da “aldatıcı mahiyette kaynak gösterme” oluşturduğunu iddia etmiştim. Maalesef Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, bu örneğe ilişkin bana hak vermedi. Gerekçeli kararda da bu örneğe ilişkin neden bana hak vermediği, yani bu örneğin neden usûlsüz alıntı oluşturmadığı hususu açıklanmamıştır. Keza benim usûlsüz alıntı örneği olarak iddia ettiğim bunun gibi 172 adet örnekte de bunların neden usûlsüz alıntı olmadığı hususu açıklanmamıştır.

* * *

Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, miktar olarak benim iddia ettiğim toplam usûlsüz alıntı sayısının yarısından azında usûlsüz alıntı olduğunu kabul etmiş olsa da, bu karar içerik olarak, esasen beni büyük ölçüde tatmin etmiştir. Bu kararın hakkını teslim etmek gerekir.

Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 12 Temmuz 2017 tarih ve E. 2012/49, K.2017/292 sayılı gerekçeli kararı, usûlsüz alıntının bütün biçimlerine örnek sunan ve bunları değerlendiren Türk fikrî haklar hukukunda içtihat teşkil etmesi gereken önemli bir karardır.

Bu kararda sadece kaynaksız alıntılar değil, aldatıcı atıfla yapılan alıntılar, da usûlsüz alıntı olarak kabul edilmiştir. Keza bu kararda, çevirinin de bir fikrî eser olduğu, çevrilen metin orijinal Fransızca metinde bulunsa ve bu metne atıf yapılmış olsa bile, çevirinin alındığı yazara atıf yapılması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Yine bu kararda, alıntının kaynağı gösterilmiş olsa bile tırnak içinde verilmemiş “aynen alıntı”ların usûlsüz alıntı oluşturduğu kabul edilmiştir. Yine kararda maksadın haklı göstereceği nispeti aşan alıntıların kaynağı gösterilmiş olsa bile birer usûlsüz alıntı olduğu sonucuna varılmıştır [11]. Yine karada, alıntılanan bilgi içerik olarak genel bilgi olsa bile, bu bilgi alıntılanan yazarın cümleleriyle aktarılmış ise, bunun da usûlsüz alıntı oluşturduğu hüküm altına almıştır.

Şimdi bunları kısaca örnekleriyle açıklayalım:

1. Kaynaksız Alıntılar

Haliyle usûlsüz alıntının en bilinen şekli “kaynaksız alıntı”dır. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 12 Temmuz 2017 tarih ve E.2012/49, K.2017/292 sayılı gerekçeli kararında, dava konusu pek çok usûlsüz alıntı örneğinde, Ramazan Çağlayan’ın paragrafların benim kitabımdan alınmış olduğu, ama bana atıf yapılmamış olduğu tespit edilmiştir. Sadece bir örnek:

Görüldüğü gibi Ramazan Çağlayan’ın yukarıdaki kutudaki cümleleri benim cümlelerimden alınmıştır. Ama alıntının kaynağı gösterilmemiştir. Mahkeme de bizim iddiamıza hak vermiş ve Ramazan Çağlayan’ın bu paragrafın usûlsüz alıntı teşkil ettiğine karar vermiş ve Gerekçeli Kararın 23’üncü sayfasında [12] bu örneğe ilişkin şu tespitte bulunmuştur: “Hazırlık işleminin tanımlandığı bu örnekte davalı konuyu davacı ile çok benzer ve hatta yer yer aynı kelimelerle açıklamış, ancak davacının eserine atıf yapmamıştır” (Gerekçeli Karar, Örnek 39, s.23).

Alıntıyı bir yazardan yapıp, atıfı o yazara değil;başka bir yazara veya yazarlara yapmak da atıf yapılmayan yazar bakımından kaynaksız alıntı durumu oluşturur. Bir örnek:

Görüldüğü gibi sayın Ramazan Çağlayan, yukarıdaki paragrafı bütünüyle benden almakta ve hatta benim atıf yaptığım yazarlara dahi dipnotta atıf yapmaktadır. Ramazan Çağlayan’ın bu paragrafla ilgili hem ana metni, hem dipnotları benden alınmıştır. Ancak Ramazan Çağlayan, bana değil, başka yazarlara (benim kendilerine atıf yaptığım yazarlara atıf yapmaktadır). Ramazan Çağlayan bu alıntısı benim açımdan “kaynaksız alıntı” oluşturur.

Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi de gerekçeli kararının 34’üncü sayfasında (Örnek 104) başlığı altında şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“Bu örnekte davacı konuyu çeşitli Fransızca eserlere atıf yapmak suretiyle açıklamıştır. Davalı davacıyla çok benzer bir içerik ve ifade tarzıyla sunmuş ancak davacıya değil davacının da yararlanmış bulunduğu eserlere atıf yapmıştır. Aynı uzmanlık alanında çalışıyor, aynı konuda yazıyor olsalar da iki farklı yazarın bir meseleyi tesadüf eseri olarak bu kadar benzer bir ifade biçimiyle sunması, 4 farklı eserin aynı cümlelerini aynı sırayla alıntılaması olanak dışıdır. Burada davalı davacıdan alıntı yapmış ancak davacıya atıf yapmamıştır” (Gerekçeli Karar, s.34, Örnek 104).

2. Aldatıcı Atıfla Yapılmış Alıntılar

Belirli bir alıntı belirli bir yazardan alınıyorsa, sadece o yazara atıf yapmak gerekir. Alıntıyı bir yazardan yapıp, dipnotta sadece o yazara değil, onun yanında başka yazarlara da atıf yapmak aldatıcı atıftır. Sayın Ramazan Çağlayan’ın kitabında pek çok aldatıcı atıf bulunmaktadır. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi kararıyla tespit edilmiş aldatıcı atıflardan bir örnek:

Görüldüğü gibi Ramazan Çağlayan’nın cümleleri, kelimesi kelimesine benim cümlelerimden alınmadır. Ama Ramazan Çağlayan sadece bana atıf yapmamakta, benim yanımda sekiz Fransız yazara daha atıf yapmaktadır. Benim adım bu yazarların isimlerinin içine gömülmüştür; fark edilmemektedir. Bu cümleler sadece benim kitabımdan alınmış olduğuna göre, sadece bana atıf yapılmalıydı. İlave edelim ki, Ramazan Çağlayan’ın 746-748 numaralı dipnotlarında atıf yaptığı yazarlar, benim 1122-1125 numaralı dipnotlarımda atıf yaptığım yazarlardır. Kelimesi kelimesine benden yapılmış bir alıntı için bana atıf yapılırken başkasına da atıf yapılması bir aldatıcı atıf örneğidir. Ortada FSEK, m.71/1, b.5’te hükme bağlanan “aldatıcı mahiyette kaynak gösterme” durumu vardır. Bir örnek daha verelim:

Gerekçeli kararın 249’uncu sayfasında da bu örneğe ilişkin tablonun en alt satırında bulunan “Bilirkişi Görüşü ve Kanaat” başlığı altında şu değerlendirme yapılmıştır:

“Bu örneklerde davacı ve davalı aynı Fransızca eserlere atıf yaparak birbiriyle çok benzer hatta aynı cümlelerle konuyu açıklamışlardır. Aynı eserden istifade edilmiş olsa dahi, bilhassa bu eserlerin çeviriyi gerektiriyor olması da göz önüne alındığında birbirine bu kadar benzer biçimde konunun ifade edilmiş olması, iki yazarın motomot aynı çeviriyi yapması olası değildir. Davalı bu örneklerin bir kısmında hem davacıya hem de asıl kaynağa atıf yapmıştır. Ancak bu tür bir atıf kanunun öngördüğü şartı sağlamamaktadır. Şayet davacının çevirisinden doğrudan bir yararlanma durumu söz konusu ise bunu belli edecek biçimde atıf yapılması gerekir” (Gerekçeli Karar, s.249, Örnek 271. Gerekçeli kararda Örnek 121, 151, 156, 172, 183, 264, 271, 229 259 için de aynı değerlendirme yapılmıştır).

Görüldüğü gibi bu örneğe ilişkin Mahkeme, Ramazan Çağlayan’ın diğer yazarların yanında bana da atıf yapmış olmasını yeterli saymamıştır. Alıntının benden yapılmış olduğunun ayrıca belirtilmiş olması şartını aramıştır.

3. Transit Atıfla Yapılmış Alıntılar

Ramazan Çağlayan, benim iddia ettiğim pek çok örnekte, orijinal Fransızca kaynaklarda bulunan cümleleri kendisi Türkçeye çevirmemiş, bu cümleleri benim kitabımdan almış, ama bana değil, doğrudan doğruya benim dipnotumda atıf yaptığın orijinal Fransızca eserlere atıf yapmıştır. Prof. Dr. Ramazan Çağlayan’ın kitabına bakan okuyucu, bu cümlelerin doğrudan doğruya sayın Çağlayan tarafından Türkçeye çevrilmiş olduğunu sanmaktadır. Bu durumu ifade etmek için vekilim avukat Fahrettin Kayhan “transit atıf” kavramını kullanmıştır. Ben de bu kavramı kullanarak söyleyebilirim ki, bu gibi örneklerde, Ramazan Çağlayan’ın dipnotta yaptığı atıflar, benim kitabım üzerinden yapılmış “transit atıflar”dır. Şüphesiz bu gibi örneklerde, Ramazan Çağlayan, bana atıf yapmadan orijinal Fransızca kaynağa atıf yapabilirdi; ama bunun için Fransızca cümleleri kendisinin Türkçeye çevirmesi gerekirdi. Ramazan Çağlayan bunu yapmamış, benim cümlelerimi almış, ama atfı bana yapacağına benim atıf yaptığım Fransız yazarlara yapmıştır. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi gerekçeli kararından bir örnek:

Gerekçeli kararda bu örneğe ilişkin tablonun en alt satırında bulunan “Bilirkişi Görüşü ve Kanaat” başlığı altında şu değerlendirme yapılmıştır:

“Davacı Fransız yazarlara açıkça atıf yapmak suretiyle bir cümle kaleme almıştır. Davalı aynı cümleyi çok küçük bir eksiltme dışında koruyarak eserine aktarmış ancak atfı davacıya değil, söz konusu Fransız yazarlara yapmıştır. Davacının çevirisi ve üslubuyla davalının çevirisi ve üslubunun birebir aynı olması alıntının davacıdan yapıldığını göstermektedir fakat davalı, davacıya atıf yapmamıştır” (Gerekçeli Karar, s.16-17).

4. “Belli Olacak Şekilde” Yapılmamış Alıntılar (Tırnak İçinde Verilmemiş Aynen Alıntılar)

FSEK, m.35/son’a göre “iktibasın belli olacak şekilde yapılması gerekir”. Bu nedenle “aynen alıntılar”da alıntının tırnak içinde verilmesi gerekir. Ortada aynen alıntı var ise, kaynağı gösterilmiş olsa bile, alıntı tırnak içine alınmamış ise bu alıntı, FSEK, m.35/son’a aykırı bir “usûlsüz alıntı”dır. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin gerekçeli kararına yansımış bir örnek:

Gerekçeli kararda (s.12) bu örneğe ilişkin “Bilirkişi Görüşü ve Kanaat” başlığı altında şu değerlendirme yapılmıştır:

“Bu örnekte davacının eserinden aynen alıntı yapılmıştır. Davalı, davacıya atıf yapmış olmakla beraber aynen alıntı yaptığı cümleyi tırnak içinde vermemiştir. FSEK, iktibas şartlarına ilişkin 35. maddesinde iktibasın belli olacak şekilde yapılması kuralından söz etmektedir. … Bir yazarın bir cümlesinin, paragrafının hiçbir değişiklik yapılmadan aynen aktarılması durumunda aynen alıntı vardır ve bu durumda aynen alıntılanan kısım tırnak içinde belirtilmelidir. Aksi takdirde okuyucuda cümlenin/ifade ediliş biçiminin alıntıyı yapan yazara ait olduğu zehabı uyanacaktır ki bu durum Kanunla öngörülen düzenlemeye aykırıdır” (Gerekçeli Karar, s.12, Örnek 20).

5. “Genel Bilgiler”in Aynen Aktarılması Şeklindeki Usûlsüz Alıntılar

Genel bilgiler için hâliyle kaynak gösterilmesine gerek yoktur. Ancak genel bilgileri her yazar kendi cümleleriyle ifade etmelidir. Bir yazar, genel bilgileri, kendi cümleleriyle değil; bir başka yazarın cümleleriyle aktarıyorsa ortada yine bir usûlsüz alıntı vardır. Çünkü, FSEK, sadece bilginin içeriğini değil, üslubu da korur. Üslûp da eser sahibinin hususiyetinin bir parçasıdır. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin gerekçeli kararından bir örnek:

Gerekçeli kararda bu örneğe ilişkin “Bilirkişi Görüşü ve Kanaat” başlığı altında şu değerlendirme yapılmıştır:

“Bu örnekte davacının açıklamaları ile davalının eserinde yer alan açıklamalar ciddi ölçüde benzerlik hatta kısmen aynılık taşımaktadır. Her ne kadar söz konusu bilgi genel nitelikte kabul edilebilirse de bu bilgiyi sunma biçimi davacının hususiyetini taşımaktadır. Bu durumda atıf yapılmadan kullanılması intihal sonucu doğurmaktadır” (Gerekçeli Karar, s.25, Örnek 31, infra, s.349).

6. Kaynağı Gösterilmeden Alınmış Çeviriler

Çeviri de bir fikrî eserdir. Bir yazar diğer bir yazarın çevirisini alıyorsa atıf yaparak bunun kaynağını göstermelidir. Çevirene değil, çevirinin yapıldığı orijinal yabancı kaynağa atıf yapılması, usûlsüz alıntı vakıasını ortadan kaldırmaz. Çünkü, sadece çevrilen malzeme değil, çevirinin kendisi de bir fikrî eserdir. Şüphesiz yabancı bir metinden her yazar alıntı yapabilir. Ama bunun için alıntı yapacağı cümleleri kendisinin Türkçeye çevirmesi gerekir. Maalesef Ramazan Çağlayan’ın kitabında benim tarafından yapılmış çeviriler, bana atıf yapılmaksızın alınmış ve bana değil, sanki bunları sayın Çağlayan’ın kendisi çevirmiş gibi orijinal Fransızca kaynaklara atıf yapılmıştır.

Ramazan Çağlayan bu durumu, ben de Fransızca biliyorum, bunları ben de Türkçeye çevirebilirim diye açıklamaya çalışmıştır. Ancak benim iddia ettiğim şey bu değildir. Somut örneklerde ben söz konusu çevirilerin Ramazan Çağlayan tarafından yapılmadığını, sayın Çağlayan’ın bu çevirileri kelime kelime benim kitabımdan aldığını iddia ediyorum. Çünkü bu örneklerde 20-30 kelimelik cümleler, benim tarafımdan ve Ramazan Çağlayan tarafından kelimesi kelimesine aynı şekilde çevrilmiştir. İki yazarın birbirinden habersiz olarak 30 kelimelik bir Fransızca cümleyi, kelimesi kelimesine aynı şekilde Türkçeye çevirmesi mümkün değildir. Bu durum bu cümleleri Ramazan Çağlayan’ın kendisinin çevirmediğini, bunları benim kitabımdan aldığını gösterir. Şüphesiz Ramazan Çağlayan bunu da yapabilirdi. Ama bunu yaparken bana atıf yapması gerekirdi; işte sayın Ramazan Çağlayan’ın yapmadığı şey budur. Mahkeme bu gibi durumlarda benim bu iddiama hak vermiştir. Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi kararında bu duruma verilmiş onlarca örnek vardır. Sadece bir örnek:

Görüldüğü gibi Ramazan Çağlayan’ın söz konusu cümleleri ile benim cümlelerim aynıdır. Ramazan Çağlayan’ın bu cümleleri benim kitabımdan görmeden kendisi Fransızcadan Türkçeye çevirmiş olamaz. Bu alıntı konusunda (Örnek 180) Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, gerekçeli kararının 152’nci sayfasında karşılaştırma tablosunda “Bilirkişi Görüşü ve Kanaat” başlığı altında şöyle denmiştir:

“Aynen alıntılanmış bir çeviri vardır ancak atıf davacıya değil asıl kaynağa yapılmıştır. Benzer bir durum ÖRNEK 197’de de söz konusudur. Bu örnekte yalnızca çeviri değil, çeviriyi aktarma biçimi de alıntılanmıştır. Keza ÖRNEK 236’da da hem çeviri aynen aktarılmış, hem de konu aynı vurgulamalar yapılarak açıklanmıştır” (EK-64: Gerekçeli Karar, s.152, infra, s.360).

Benzer pek çok örnekte (mesela Örnek 121, 151, 156, 172, 182, 183, 264, 171, 229, 259) Mahkeme gerekçeli kararda hep aynı değerlendirmeyi yapmıştır:

“Bu örneklerde davacı ve davalı aynı Fransızca eserlere atıf yaparak birbiriyle çok benzer hatta aynı cümlelerle konuyu açıklamışlardır. Aynı eserden istifade edilmiş olsa dahi, bilhassa bu eserlerin çeviriyi gerektiriyor olması da göz önüne alındığında birbirine bu kadar benzer biçimde konunun ifade edilmiş olması, iki yazarın motomot aynı çeviriyi yapması olası değildir” (Gerekçeli Kararın Örnek 121, 151, 156, 172, 182, 183, 264, 171, 229, 259’a ilişkin kısımlarına bakılabilir).

B. YARGILAMA SÜRECİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ: İLK DERECE SAFHASINDA DAVANIN HIZI HAKKINDA GÖZLEMLER

Gerekçeli kararın içerik olarak, beni kısmen de olsa tatmin ettiğini söyleyebilirim. Ancak bu davanın ilk derece safhasında, yukarıda yeri geldikçe gösterdiğim gibi yargılamanın etkililiği ve kalitesi bakımından eleştiriye açık pek çok husus olmuştur. Davanın bu safhasında kanımızca pek çok hata yapılmıştır.

Yukarıda davanın seyrini açıkladığım her bir adımdan sonra Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin ve talimat mahkemesi olan İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin yaptığı hataları “Eleştiri” başlıklı paragraflarda tek tek açıkladım. Toplam 21 adet “Eleştiri” başlıklı paragraf vardır. Yani toplam 21 hata vardır. Bunları yukarıda açıkladığım için bunlara burada tekrar değinmeyeceğim.

Ancak şu hususu belirtmek isterim: Bu hatalar, nedeniyle davam üç yıldan uzun bir süre yerinde saymıştır. Dava 14 Mart 2012 tarihinde açılmıştır. 8 Şubat 2016 tarihinde İstanbul’daki talimat Mahkemesinden Ankara’daki asıl Mahkemeye dönmüştür. Döndüğü tarih itibarıyla dosya, dilekçe teati safhası henüz tamamlanmış bir dosya gibidir. Nitekim dosyanın karara bağlanması için bu tarihten sonra daha bir buçuk yıl daha gerekmiştir.

1. İlk Derecede Davanın Görülme Süresi: 5 yıl 4 ay ve 20 Gün

14 Mart 2012 tarihinde açılmış olan bu davanın ilk derece aşaması, gerekçeli kararın tebliğe çıkarıldığı 1 Ağustos 2017 tarihi esas alırsak, tam 5 yıl 4 ay ve 20 günde bitirilebilmiştir. Bu süre toplam 1965 gün tutmaktadır. İlk derece yargılaması için bu süre uzun bir süredir.

Malum Türkiye’de davalar uzun sürüyor. Ancak Gözler v. Çağlayan davasının ilk derece yargılaması Türkiye’deki davaların ilk derecede ortalama görülme süresinden de katbekat uzun olmuştur.

Adalet Bakanlığının yayınladığı “Adli İstatistikler 2018” başlıklı kitaba göre Türkiye’de Fikri ve Sinaî Haklar Hukuk Mahkemelerinde davaların ortalama görülme süreleri, 2012’de 521 gün, 2013’te 425 gün, 2014’te 377 gün, 2015’te 453 gün, 2016’da 499 gün, 2017’de 336 gündür. Bunun altı yıllık ortalaması 435 gündür [13]. Benim davamın görülme süresi ise 1965 gündür. Yani ortalamadan tam 930 gün daha fazladır. Benim davamın süresi, ortalama sürenin tam dört buçuk katıdır.

Yargılama hızıyla ilgili olarak burada şunu gözlemlemek gerekir ki, ilk derece safhasında böylesine ağır işleyen dava, ayrıntılarını aşağıda göreceğiniz gibi, istinaf ve temyiz safhasında hızlanmıştır. İlk derece safhasında beş buçuk yılda karara bağlanan bu dava istinaf aşamasında (Dosya Geliş: 6 Ekim 2017, Karar Tarihi: 29 Mayıs 2019) 1 yıl 7 ay 23 günde, temyiz safhasında ise 5 ay 4 günde karara bağlanmıştır (Dosya Geliş: 26 Eylül 2019, Karar Tarihi: 2 Mart 2020). Oysa Yargıtay hukuk dairelerinde ortalama karar süresi 2018 yılında 448 gündür [14]. Bu husus aşağıda üçüncü bölümde ayrıca açıklanacaktır.

Şüphesiz davanın hızlı görülmesi güzel bir şeydir. Ama sadece davanın benim aleyhime seyrettiği dönemde değil, lehime seyrettiği dönemde de hızlı görülmesini istemek herhalde benim en doğal hakkımdır.

* * *

Davamın ilk derece aşamasında adaletin yerine gelmesi gecikmiştir. Üstelik bu gecikme, Türkiye ortalamasından tam dört buçuk kat fazladır. Bu gecikmenin sebebini sorgulamak sanıyorum hak arayan bir davacı olarak benim hakkımdır [15].

* * *

Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi önünde görülen Gözler v. Çağlayan davasındaki gecikme sebeplerini açıklamak isterim.

Öncelikle belirteyim ki, bu davanın başından sonuna kadar dosyaya tek bir hâkim bakmıştır. Dosyada hâkim değişikliği olmamıştır. Bu açıdan dosya şanslı bir dosyadır. Bu davanın talimat kısmında de tek bir hâkim görev almıştır. Dolayısıyla benim davamda hâkim değişmesi nedeniyle gecikme sebebi yaşanmamıştır.

2. Gecikmenin Nedenleri

Benim davamın gecikmesinin nedenleri şunlardır:

1. Ayrıntılarını yukarıda tek tek gösterdim. Bu davada, gerek asıl mahkeme olan Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi, gerekse talimat mahkemesi olan İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi huzurunda davanın gecikmesinin birinci nedeni, adı geçen mahkemelerin yanlış bilirkişiler seçmesidir [16].

2. Gecikmenin ikinci nedeni, Mahkemenin seçtiği bilirkişilerin kanımca ikna edici olmayan sebeplerle bilirkişilik görevinden çekilme dilekçeleri vermeleridir (Bu davanın ilk derece aşamasında 12 bilirkişi görevden çekilmiştir). Burada eleştirilecek iki husus vardır:

a) Bilirkişilik görevine atanan öğretim üyelerinin büyük bir kısmının, bir öğretim üyesinin diğer bir öğretim üyesinin kitabı hakkında ileri sürdüğü usûlsüz alıntı iddiaları konusuna dahil olmak istememişlerdir. Öğretim üyelerinin bu soruna dahil olmak istemedikleri bir yerde, bu sorun nasıl çözümlenebilir? Doğrusu, hâkimleri eleştirmeden önce, öğretim üyeleri olarak önce bizim kendimizi eleştirmemiz lazımdır. Türkiye’de usûlsüz alıntı sorunun çözülememesinin sorumlusu, sadece hâkimler değil, aynı zamanda hâkimler tarafından bilirkişi olarak görevlendirilen öğretim üyeleridir (Bu konuda yukarıda s.57’de yer alan Kutu 1.2’ye bakılabilir).

b) Bununla birlikte bilirkişilerden rapor alınamaması konusunda hâkimlerin de eleştirilmesi gerekmektedir. Koşulları taşıyan kişilerin mahkemece görevlendirilmeleri halinde bilirkişilik yapması hukukumuzda zorunludur. Mahkemece görevlendirilmiş bilirkişi, tanıklıktan çekilme sebebi veya bilirkişiyi ret sebebi olmadıkça ve ret veya çekilme talebini hâkim kabul etmedikçe, bilirkişilik görevinden çekilemez. Ne var ki, benim davamda, çekilme veya ret sebebi bulunmayan 12 bilirkişi, “işlerinin yoğunluğu” gibi sebeplerle çekilme talebinde bulundular ve Ankara’daki asıl Mahkeme ve İstanbul’daki talimat Mahkemesi de bu talepleri, ileri sürülen sebeplerin belgelendirilmesini dahi istemeden kabul ettiler. Oysa bu talepleri adı geçen mahkemeler reddedebilir ve bilirkişiler rapor hazırlamak zorunda kalabilirlerdi.

3. Bu davada gecikmenin üçüncü sebebi şudur: İlk bilirkişi raporunu hazırlayan heyetin bir üyesi olan Prof. Dr. Mustafa Fadıl Yıldırım’ın dava konusu aynı kitap hakkında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü tarafından yürütülen idarî soruşturmada bilirkişi olarak rapor sunduğu daha sonra ortaya çıkmıştır. Mahkeme, 19 Temmuz 2013 tarihli kararıyla, bu sebeple, HMK, m.36 uyarınca bilirkişi Mustafa Fadıl Yıldırım’ı görevden almıştır [17]. Bundan sonra da dava, yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı gibi, bilirkişi seçimi bakımından içinden çıkılmaz bir hâl almıştır.

4. Gecikmenin dördüncü sebebi şudur: Aleyhime gelen ilk bilirkişi raporundan sonra, vekilim, bilirkişi heyetini duruşmaya davet edip, bilirkişiye soru sorulmasına izin verilmesi şartıyla, benim aleyhime olan bilirkişi raporuna dayanılarak karar verilmesini talep etti. Mahkeme vekilimin bu talebini kabul etmedi ve bizim talep etmemize rağmen yeni bir bilirkişi heyeti oluşturulmasına karar verdi. Eğer Mahkeme, bilirkişileri duruşmaya davet etse ve vekilimin soru sormasına izin verseydi, bu dava 2013 yılının son aylarında karara bağlanabilirdi [18].

5. Gecikmenin beşinci sebebi, Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin, 21 Mayıs 2014 tarihli ara kararıyla, Ankara’da davada bilirkişilik yapabilecek dört öğretim üyesi bulunmasına rağmen bunların arasından bilirkişi seçmek yerine, Ankara’da bilirkişi bulunamadığı gerekçesiyle İstanbul Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesine talimat yazmasıdır. Yukarıda gösterildiği gibi mahkemenin Ankara’da bilirkişi bulunamadığı gerekçesi doğru değildi [19]. Yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı gibi, dosyanın İstanbul’a gönderilmesi, bu davanın bir yıl dokuz ay gecikmesine yol açmıştır [20].

6. Gecikmenin altıncı sebebi, talimat mahkemesi olan İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin arka arkaya beş ayrı defa idare hukuku öğretim üyeleri arasından bilirkişi seçmesi gerekirken, talimata aykırı bir şekilde, medenî hukuk veya ticaret hukuku öğretim üyeleri arasından bilirkişi seçmesidir [21].

3. Birkaç Genel Gözlem ve Eleştiri

Bu şekilde ben davamda ilk derece safhasında gördüğüm hataları ve gecikme sebeplerini sıralamaya ve bunları eleştirmeye çalıştım. Benim davam ilk derece safhasında Türkiye ortalamasından dört buçuk kat daha uzun sürmüş olsa da bu davada eleştirdiğim pek çok hususun, benim davama özgü olmadığı, benzer eleştirilerin Türkiye’de çok yaygı olduğunu söylemem gerekir. Benim buradaki eleştirilerim, Türkiye’de yargılamada kalite sorunun tartışılmasına bir vesile olursa kendimi mutlu hissederim. Bu düşünceyle, bu davada muhakeme hukukuna ilişkin gözlemlediğim bir sorunu dile getirmek isterim:

Türkiye’de galiba pek çok hukuk davasında boşu boşuna duruşma yapılıyor. Çünkü bu duruşmalarda gerçekte yapılan bir “yargılama” yok. Tahkikat duruşmalarında hâkimler, çoğunlukla, taraf vekillerinin delilleri sözlü olarak tartışmalarına izin vermiyorlar. Örneğin benim davamda, vekilim avukat Fahrettin Kayhan, hem ilk derece mahkemesi önünde, hem de aşağıda ikinci bölümde göreceğimiz gibi istinaf mahkemesi önünde, HMK, m.152/1 uyarınca bilirkişilerin duruşmaya davet edilerek kendilerine soru sorulmasına izin verilmesini talep etti. İlk derece mahkemesi de, istinaf mahkemesi de vekilimin bu talebini reddetti. Böylece davadaki tek delil olan bilirkişi raporlarının değeri duruşmalardatartışılamadı ve bilirkişi raporlarındaki çelişki de giderilemedi.

Tarafların iddia ve savunmalarını sözlü olarak ileri süremediği, ileri sürülen delillerin sözlü olarak tartışılmadığı duruşmaların yargılamaya yapacağı bir katkısı yoktur. Benim davamda ilk derece safhasında 29 adet, istinaf safhasında ise 9 adet duruşma yapılmıştır. Bunların birinde dahi yapılan bir tartışma yoktur. Bunların birinde dahi tek delil olan bilirkişi raporunda madde madde yapılan değerlendirmelere ilişkin yapılan bir tartışma yoktur. Davacı veya davalı bilirkişi raporuna, somut argümanlar ileri sürüp madde madde itiraz ediyor; mahkeme, bu itirazlara cevap vermiyor, ileri sürülen argümanların doğruluğunu tartışmıyor ve sadece bilirkişi heyetinden ek rapor alınmasına karar veriyor. Bilirkişi heyetinden ilkinin tekrarı olan ek rapor geliyor; buna da davacı veya davalı itiraz ediyor, bu sefer mahkeme bu itiraz hakkında karar vermeksizin tahkikatın bittiğini, gelecek duruşmada esas hakkında karar vereceğini açıklıyor.

Gözler v. Çağlayan davasında bidayet ve istinaf safhasında yapılan toplam 38 duruşmanın hepsinin tutanakları bu kitabın eklerinde mevcuttur. Arzu edenler duruşma tutanaklarını tek tek okuyabilirler. Bu duruşmalarda bir “yargılama” yoktur. Bu duruşmalarda yapılan işlemler, -ki bazılarında yapılan bir işlem de yoktur-, mükemmel olarak dosya üzerinden de yapılabilirlerdi. Bu davadaki duruşmalarda örneğin bilirkişi tespiti için üniversitelere yazı yazılmasına, bilirkişi seçilmesine, bilirkişi çekilme talebinin kabulüne, bilirkişi raporunun beklenilmesine, bilirkişiye raporunu teslim etmesi için ihtar çekilmesine, bilirkişi raporunun taraflara tebliğe çıkarılmasına, bilirkişi raporuna karşı tarafların beyanlarını sunmaları için süre verilmesine, falan yere yazılan müzekkerenin cevabının beklenilmesine, duruşmanın falanca tarihe bırakılmasına karar verilmiştir. Bunlar için duruşma yapmaya gerek yoktur. Bunlar dosya üzerinden de mükemmel olarak, üstelik çok daha az maliyetle ve daha hızlı bir şekilde yapılabilen iş ve işlemlerdir. Bilindiği gibi yazılı yargılama usûlünün geçerli olduğu idarî yargılama usûlünde, bu gibi işlemler duruşmasız olarak dosya üzerinden yürütülür. Aynı şey, hukuk usûlünde de yapılabilir. Benim davamda boş yere 38 adet duruşma yapılmıştır. Boş yere zaman ve emek israf edilmiştir [22].

Bu eleştiriyi dile getirirken benim amacım yanlışı yasalaştırmak değil, bu yanlışı gözler önüne sermektir. Hâliyle hukuk usûlünde işin doğrusu tahkikatın duruşmalı yapılması ve duruşmalarda da çelişme ilkesine uyulmasıdır.

Vakıa Türkiye’de yargılama kalitesine ilişkin pek çok sorun var. Bunlar aslında gizli saklı sorunlar değil, aşikâr sorunlardır. Bu sorunları en iyi bilenler de bunlarla her gün boğuşan avukatlardır. Ama onlar da bu sorunları, mahkeme ve hâkim ismi belirterek kamuoyunda dile getirmekten ve özellikle de bu konuda yazmaktan çekiniyorlar. Zira her gün o mahkemeye ve o hâkime işleri düşüyor [23]. Türkiye’de yargılama kalitesinin düzeltilmesi için yargılama sürecinde yapılan hataların kamuoyunda mahkeme ve hâkim ismi zikredilerek tartışılmasında büyük yarar vardır. Bu yapılmadan, hiçbir mahkeme, hiçbir hâkim kendine çeki düzen vermez. Bu tartışmadan korkmamak gerekir. Ben Gözler v. Çağlayan davasına ilişkin olarak böyle bir küçük tartışma başlatabilirsem ve bunu kamuya mal edebilirsem ne mutlu bana!

* * *

Böylece davanın ilk derece safhasını incelemiş oluyoruz. Şimdi izleyen bölümde istinaf safhasını inceleyelim.



DİPNOTLAR
(Geri dönmek için dipnot numarasının üzerine tıklayınız).
[1] Ek Bilgi: Ramazan Çağlayan kitabının üçüncü baskısında, ikinci baskısında yaptığı bu olumlu değişikleri bütünüyle çıkardı ve ikinci baskıda bana yaptığı atıfları üçüncü baskıdan bütünüyle sildi.
[2] İkinci cümle, 3 Kasım 2016 tarih ve 6754 sayılı Kanunla “ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz” şeklinde değiştirilmiştir.x
[3] Bu koruda bkz.: Fahrettin Kayhan, “Bilirkişiye Doğrudan Soru Yöneltmek Mümkün mü?”, hukukihaber.net/...-h437748.html, 10 Ağustos 2020. Yazar, bu sorunu ifade etmek için “taşeron hâkimlik” terimini kullanıyor.
[4] Mehmet Gün, Merve Kurdak ve Zeynep Koray, Bilirkişi Zümresine Tanınan İmtiyazlı Korumanın Anayasaya Aykırılığı, İstanbul, Gün+, 2015, s.1-63. x
[5] Alf Ross, On Law and Justice, London, Steven & Sons, 1958, s.36-38 in Christophe Grzegorczyk, Françoise Michaut ve Michel Troper (der.-), Le positivisme juridique, Brüksel ve Paris, E.Story-Scientia ve L.G.D.J., 1992, s.325.
[6] Bu konuda aşağıda s.267’de bulunan “EK-19: 23 Eylül 2013 Tarihli Beyan Dilekçesi”ne bakınız. İlave edelim ki, PlusHukuk bürosunun kurucusu Nuh Sami Yıldırım’ın Prof. Dr. M. Fadıl Yıldırım’ın kardeşi olduğu anlaşılıyor. Bu konuda aşağıda s.53, dipnot 8’e bakınız.
[7] http://www.bedk.gov.tr/KurulUyeleri.Aspx (Erişim Tarihi: 12 Temmuz 2013). Ramazan Çağlayan ve İlhan Üzülmez’in Başbakanlık Bilgi Edinme ve Değerlendirme Üst Kuruluna aynı tarihte atanmışlardır. Bkz.: resmigazete.gov.tr/...-12.htm.
[8] Bkz.: http://www.plushukuk.com/danisma-kurulu/. Erişim: 12 Temmuz 2013. Mahkemeye sunduğum 23 Eylül 2013 tarihli beyan dilekçesinden (EK-19, infra, s.267-270) sonra PlusHukuk web sitesinden “Danışma Kurulu” sayfası kaldırılmıştır. Ancak WayBack Machine’den ilgili sayfanın 24 Haziran 2013 tarihli sürümüne ulaşılabilmektedir: web.archive.org/.../. İlave edelim ki, PlusHukuk bürosunun kurucusu Nuh Sami Yıldırım’ın, Prof. Dr. M. Fadıl Yıldırım’ın kardeşi olduğu anlaşılıyor. Pusula Haber isimli sitede çıkan 17 Şubat 2015 tarihli haberde Nuh Sami Yıldırım’ın “en büyük ağabeyi halen Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı olarak görev yapıyor” şeklinde bir ibare vardır. Bkz.: pusulahaber.com.tr/...-ak-parti-aday-adayi.htm (Erişim Tarihi: 20 Ağustos 2020).
[9] gsu.edu.tr/...cagla-tansug  (Erişim Tarihi: 25 Temmuz 2020); gsu.edu.tr/oaksoylu/(Erişim Tarihi: 25 Temmuz 2020).
[10] Ancak kararın kendisinde sayfa numaraları yoktur. Karardaki sayfa numaraları tarafımdan elle sayılmak suretiyle tespit edilmiş ve sayfanın altına tarafımızdan yazılmıştır.
[11] Kararda açıkça “kanaat kısımlarında da gösterildiği üzere, belirtilen örneklere konu eser parçalarına yönelik iktibaslar FSEK’in aradığı koşullara göre yapılmamıştır. Yukarıda sayıları verilen ve tablolarda metinleri gösterilen örneklerin, -tablolarda ayrı ayrı gösterildiği üzere-, bir kısmında kaynak gösterilmemiş, bir kısmında yetersiz veya yanıltıcı kaynak gösterilmiş, bir kısmında da iktibasın miktarı amacıyla mütenasip olmamış ve maksadın haklı göstereceği ölçü aşılmıştır” denmektedir (Bkz. EK-64: Gerekçeli Karar, s.255 [infra, s.377]).
[12] Gerekçeli kararın metni kendi içinde numaralandırılmamıştır. Gerekçeli kararın UYAP’ta bulunan halindeki sayfalar tarafımdan elle sayılarak numaralandırılmıştır.
[13] Bkz.: Adli İstatistikler 2018, adlisicil.adalet.gov.tr/...2018.pdf, Tablo 3.4: Ortalama Görülme Süresi (Erişim Tarihi: 21 Temmuz 2020).
[14] adlisicil.adalet.gov.tr/...2018.pdf, s.253 (Erişim Tarihi: 21 Temmuz 2020).
[15] Belirtmek isterim ki, benim davalarımda gecikme rekoru bu kitapta eleştirdiğim Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin önünde görülen Gözler v. Çağlayan davasına ait değildir. Bu dava benzeri Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde 2013 yılında açtığım yedi dava hâlâ istinaf aşamasındadır. İlk derece safhasında bu davalardan birinde gerekçeli karar, 30 Nisan 2018 tarihinde, diğer altısında ise 18 Ekim 2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Bu davaların altısında 7 Mart 2018 tarihli son duruşmada karar tefhim edilmiş olmasına rağmen, gerekçeli karar, 1 yıl 8 ay 10 gün sonra tebliğ edilmiştir. Oysa gerekçeli kararın 30 gün içinde yazılması gerekiyordu (Bu konuda bir eleştirim için bkz.: Kemal Gözler, “Gerekçeli Karar Kaç Ayda Yazılır? Davacısı Olduğum Altı Davada Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin Gerekçeli Kararları On Sekiz Aydır Yazmaması Hakkında Bir Açıklama”, anayasa.gen.tr/kac-ayda.htm  (Yayın Tarihi: 6 Eylül 2019).
[16] Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin yanlış bilirkişi seçmesi konusunda yukarıda “Eleştiri 2” (supra, s.45) ve “Eleştiri 4” (supra, s.45) başlıklı paragraflara bakılabilir. İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin yanlış bilirkişi seçmesi konusunda yukarıda “Eleştiri 12” (supra, s.66), “Eleştiri 13” (supra, s.67), “Eleştiri 15” (supra, s.68), “Eleştiri 16” (s.68) ve “Eleştiri 18” (s.69) başlıklı paragraflara bakılabilir.
[17] Bu konuda yukarıda s.45’te yer alan “Eleştiri 2”ye bakınız.
[18] Yukarıda s.54’te yer alan “Eleştiri 3”e bakınız.
[19] Yukarıda s.59’da yer alan “Eleştiri 7”ye bakınız.
[20] Yukarıda s.61’de yer alan “Eleştiri 8”e bakınız.
[21] Yukarıda s.69-70’te yer alan “Eleştiri 12”, “Eleştiri 13”, “Eleştiri 15”, “Eleştiri 15” ve “Eleştiri 18”e bakınız.
[22] Bu açıdan bir de ismine bir anlam veremediğim Hukuk Muhakemeleri Kanunun “sözlü yargılama” başlıklı 186’ncı maddesi uyarınca yapılan adına “sözlü yargılama” veya “sözlü duruşma” (sanki “yazılı” duruşma da olabilirmiş gibi) denen hükmün verildiği son duruşma vardır. Bu duruşmadan önceki duruşmada hâkim, “tahkikatın bittiğine ve gelecek duruşmanın ‘sözlü duruşma’ veya (veya ‘sözlü yargılama duruşması’) olarak yapılmasına” karar verir (örnek olarak EK-61: Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 31 Mayıs 2017 Tarihli Duruşma Tutanağı; EK-93: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesinin 8 Mayıs 2019 Günü Duruşma Tutanağı). Bu “sözlü yargılama” veya “sözlü duruşma” ibaresine bakarak sakın hiç olmazsa son duruşmada sözlü yargılama yapılacağın sanmayın. Bu duruşmada da sözlü bir yargılama yapılmaz. Zaten tahkikat bitmiştir; artık neyin tartışması yapılacaktır? Bu duruşmada sadece taraf vekilleri önceki beyanlarını özet olarak tekrarlar (gerçekte çoğunlukla bunu da yapmazlar; duruşma tutanağına hâkim davacı vekili için “önceki beyanlarımızı tekrar ediyoruz. Davamız kabul edilsin dedi”; davalı vekili için de “önceki beyanlarımızı tekrar ediyoruz. Dava reddedilsin dedi” ibarelerini tutanağa yazdırır. Daha sonra hâkim “Gereği Düşünüldü” deyip “gerekçesi ayrıntılı kararda açıklanacağı üzere; davanın kabulüne veya reddine” diyerek hükmünü açıklar (örnek olarak EK-63: Ankara 2. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 12 Temmuz 2017 Tarihli Duruşma Tutanağı; EK-94: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesinin 29 Mayıs 2019 Günü Duruşma Tutanağı).
[23] Geçen sene 6 Eylül 2019 tarihinde “Gerekçeli Karar Kaç Ayda Yazılır? Davacısı Olduğum Altı Davada Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin Gerekçeli Kararları On Sekiz Aydır Yazmaması Hakkında Bir Açıklama” (www.anayasa.gen.tr/kac-ayda.htm) başlıklı bir makale yayınladım ve 18 ay geçmesine rağmen altı davada gerekçeli kararın Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi hâkimi tarafından hâlâ yazılmadığından şikayet ettim. İzleyen günlerde bazı avukatlardan aynı konuda şikayetler içeren e-postalar aldım. Ancak avukatların bu konuda sessiz kaldıklarını gözlemledim.



KENDİLERİNDEN BU KİTABIN ERİŞİMİNİN ENGELLENMESİ TALEP EDİLEBİLECEK SULH CEZA HAKİMLERİ İÇİN BİLGİ
Anayasa Mahkemesinin 26 Ekim 2017 tarih ve 2014/5552 sayılı Ali Kıdık kararında geliştirdiği içtihada göre, 5651 sayılı Kanunun 9’uncu maddesiyle öngörülmüş olan erişimin engellenmesi usulü “ancak internet yayınının kişilik haklarını apaçık bir şekilde ihlal ettiğinin daha ilk bakışta anlaşıldığı durumlarda işletilebilir. Bir kimsenin çıplak resimlerinin veya video görüntülerinin yayımlanması gibi kişilik haklarının ihlal edildiğinin daha ileri bir inceleme yapılmaya gerek olmaksızın ilk bakışta anlaşılabildiği hâllerde 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesinde öngörülmüş olan istisnai usul işletilebilir” (2014/5552 sayılı Ali Kıdık Kararı, Paragraf 62).
Anayasa Mahkemesinin 19 Nisan 2018 tarih ve 2014/5232 sayılı Kemal Gözler (1) kararı ve 10 Aralık 2019 tarih ve 2015/5612 sayılı Kemal Gözler (2) kararı ile erişimi sulh ceza hakimliği kararıyla engellenmiş benzer kitaplarımın Anayasanın 26 ve 27’nci maddelerinde güvence altına alınan ifade, bilim ve sanat hürriyetlerinin koruması altında olduğuna karar vermiş ve verilen sulh ceza hakimliği kararları yargılamanın yenilenmesi yoluyla kaldırılmıştır (Bkz.: Makale 1 ve Makale 2). K.G.



Bu metin, Kemal Gözler, Gözler v. Çağlayan Davası: Gözlemler ve Eleştiriler (Bursa, Yazarın Kendi Yayını, Eylül 2020) başlıklı kitabımızın 37-93’üncü sayfalarından alınmıştır.

Bu kitabı PDF olarak buradan okuyabilirsiniz.

BU METNE AŞAĞIDAKİ ŞEKİLDE ATIF YAPILMASI ÖNERİLİR:
Kemal Gözler, Gözler v. Çağlayan Davası, Bursa, Yazarın Kendi Yayını, 2020, “Bölüm 1: İlk Derece Safhası” s.37-93 (www.idare.gen.tr/gcd-ilk-derece.htm) (Yayın Tarihi: 12 Eylül 2020).


KİTABIN ÖNCEKİ BÖLÜMÜ: “Ön Sorunlar”
KİTABIN İZLEYEN BÖLÜMÜ: “Bölüm 2: İstinaf Safhası”


(c) Kemal Gözler, 2020.
Copyright ve Sorumluluk
İktibas (Alıntı) Koşulları
Atıf (Kaynak Gösterme) Usulleri


Editör: Kemal Gözler
E-Mail:
twitter.com/k_gozler
Ana Sayfa: www.idare.gen.tr
Bu Sayfa: www.idare.gen.tr/gcd-ilk-derece.htm
İlk Yayın Tarihi: 12 Eylül 2020